top of page

Siyasetin Doğası: Nüfuz, Güç, Çıkar

1 Eki
4 dakikada okunur

Türkiye’de ne zaman bir bakanın, bürokratın ya da üst düzey bir kamu görevlisinin adı yolsuzluk, ihale usulsüzlüğü veya kamu kaynaklarının kötüye kullanılması gibi iddialarla gündeme gelse, toplumda yine bir şaşkınlık dalgası yükseliyor. Oysa belki de önce şu soruyu sormak gerekiyor: Neden hâlâ şaşırıyoruz?


Çünkü siyasetin diğer toplumsal faaliyetlerden farklı bir doğası vardır. Bir entelektüelin temel motivasyonu hikmet arayışı, bir bilim insanının hakikati keşfetmek, bir sanatçının estetik üretmek olabilir. Siyasetin merkezinde ise nüfuz, güç ve çıkar bulunur. Siyasal makam; karar verme, kaynak dağıtma ve başkalarının hayatını etkileyebilme imkânı sağlar. Bu güç, beraberinde itibar ve ekonomik imkân da üretebilir.

Bu, siyasete giren herkesin yalnızca kişisel çıkar peşinde olduğu anlamına gelmez. İnsanlar siyasete inançları, idealleri, dünya görüşleri veya kamu hizmeti anlayışıyla da girebilir. Fakat siyasal makamın yapısal özelliği değişmez: Siyaset, güç ve nüfuz kullanma alanıdır.


Anthony Downs’un siyasal davranışı ekonomik açıdan ele alan yaklaşımı da bu noktadan hareket eder. Downs, siyasal aktörleri makamın sağladığı gelir, prestij ve güç doğrultusunda hareket eden aktörler olarak modeller. Bu model bütün siyasetçilerin psikolojisini açıklayan evrensel bir yasa değildir; fakat siyasal makamın neden başlı başına bir cazibe ve çıkar alanı oluşturduğunu anlamak açısından önemlidir.

Asıl mesele de burada başlar: Güç kaçınılmaz olabilir; fakat gücün sınırsız olması kaçınılmaz değildir. Sorun, siyasal gücün varlığı değil, hangi sınırlar içinde tutulduğu ve ne ölçüde denetlenebildiğidir.


Türkiye’de Eski Bir Mesele

Siyasal makam ile kişisel çıkar arasındaki gerilim Türkiye’nin bugünkü siyasal hayatına özgü değildir. Bu ilişkinin tarihimizde farklı dönemlerde farklı biçimlerde ortaya çıktığını gösteren güçlü örnekler vardır.

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Fuzûlî’nin Şikâyetnâme’sindeki şu cümledir:

“Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.”


Fuzûlî bu sözlerle yalnızca kişisel bir mağduriyeti anlatmaz; devlet kapısındaki işleyişe, memur davranışına ve rüşvet düzenine ilişkin çarpıcı bir gözlem bırakır. Şikâyetnâme üzerine yapılan çalışmalar da eserin dönemin bürokrasisindeki yozlaşma ve rüşvet ilişkisini eleştiren bir metin olduğunu ortaya koymaktadır.


Bu tarihsel tecrübenin halk dilindeki izleri de dikkat çekicidir. “Bal tutan parmağını yalar” sözü, yaptığı işin sağladığı imkândan kendisine pay çıkarma anlayışını neredeyse gündelik bir hayat kuralı gibi ifade eder. Özellikle siyaset bağlamında düşünüldüğünde, makamın sağladığı nüfuzun kişisel kazanca dönüşmesini anlatan son derece çarpıcı bir ifadedir.

Bir başka söz daha da doğrudan kamu malına ilişkindir: “Devlet malı deniz, yemeyen domuz.” Bu ifade, kamu kaynağının ortak bir değer olarak korunmasından çok, fırsat bulunduğunda kişisel çıkar için kullanılabileceği yönündeki çarpık anlayışın halk dilindeki en sert yansımalarından biridir.


Bu sözlerin varlığı tek başına bütün toplumun böyle düşündüğünü göstermez. Fakat siyasal ve bürokratik yozlaşmaya ilişkin deneyimlerin gündelik dile kadar yerleşmiş olduğunu gösteren önemli kültürel işaretlerdir.


Dolayısıyla mesele yalnızca bugünün birkaç siyasetçisinin ahlakına indirgenemez. Siyasal güç ile ekonomik çıkar arasındaki ilişki tarihsel bir meseledir. Asıl farklılık, bu ilişkinin hangi kurumlarla sınırlandığı ve ne ölçüde denetlenebildiğidir.


Siyaset ve Rant

Bugünün Türkiye’sine geldiğimizde soru daha somut hale geliyor:

Siyasete giren bir insanın ekonomik ve toplumsal gücü yıllar içinde ne ölçüde değişiyor?

Bu soruya yalnızca siyasetçinin servetine bakarak cevap verilemez. Siyasete girdiği günkü ekonomik durumu ile yıllar sonra ulaştığı ekonomik güç karşılaştırılmalı; mümkün olduğunda ailesinin ve yakın çevresinin ekonomik değişimi de dikkate alınmalıdır. Ardından aynı dönem, maaş geliriyle yaşayan bir doktorun, öğretmenin, akademisyenin veya mühendisin ekonomik konumuyla karşılaştırılmalıdır.

Çünkü asıl mesele yalnızca servetin artması değildir. Mesele, kimin ne hızla zenginleştiğidir.


Türkiye’nin toplam serveti artabilir. Siyasetçinin de bundan pay alması tek başına olağandışı değildir. Fakat emeği, bilgisi ve mesleki birikimiyle yaşayan geniş bir orta sınıf göreli olarak gerilerken, siyasal karar ve kaynak dağıtım mekanizmalarına yakın kesimlerin serveti çok daha hızlı büyüyorsa, ortada yalnızca genel bir zenginleşme hikâyesi yoktur.

O zaman sorulması gereken soru şudur:

Bu servet farkı nereden doğuyor?

İmar kararları, kamu ihaleleri, imtiyazlar, kamu kaynaklarına erişim ve ekonomik değer taşıyan bilgiye başkalarından önce ulaşma gibi mekanizmalar, siyasal nüfuzun ekonomik güce dönüşebileceği alanlardır.


Bu nedenle mesele, yalnızca kimin zenginleştiği değil; zenginleşmenin hangi kanallardan gerçekleştiğidir.

Bir toplumda siyasal makama yakın olmak, bilgi üretmekten, uzmanlaşmaktan veya üretmekten daha yüksek ekonomik getiri sağlamaya başladığında, mesele artık yalnızca bireysel ahlak sorunu olmaktan çıkar. Yanlış teşvikler üreten bir sistem ortaya çıkar.


Gücün Sınırı: Denetim

İşte burada denetlenebilirlik meselesi belirleyici hale gelir.

Türkiye, 16 Nisan 2017 referandumunda kabul edilen anayasa değişikliğinin ardından yeni hükümet sistemine geçti; sistem 2018 seçimleri sonrasında yürürlüğe girdi. Değişiklikle yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına verildi ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisi de düzenlendi.

Burada asıl tartışma sistemin adına ilişkin olmaktan çok, gücün nasıl dağıldığı ve ne ölçüde denetlenebildiği olmalıdır.

Çünkü kişiler değişir, kurumların yapısı kalır.

Güç bir merkezde ne kadar yoğunlaşırsa, o gücü dengeleyecek ve sınırlandıracak mekanizmaların önemi de o kadar artar. Yasama, yargı, şeffaflık, kamu denetimi ve hesap verebilirlik mekanizmalarının güçlü olması bu nedenle yalnızca teknik bir anayasa meselesi değildir. Bunlar, siyasal gücün kişisel çıkara dönüşmesini sınırlayan temel güvencelerdir.

Mesele iyi siyasetçi bulmak da değildir. Asıl mesele, gücü kullanan kişinin kim olduğundan bağımsız olarak, kötüye kullanıldığında hesap sorulabilen bir siyasal düzen kurabilmektir.


Değerler Piramidi

Fakat bütün bunların ötesinde daha derin bir toplumsal mesele vardır: Toplumun neye değer verdiği.

Siyaset güç ve nüfuz üretirken, bu alan aynı zamanda yüksek görünürlük ve itibar da üretmeye başladığında, siyasal makam zamanla kendi başına bir başarı ölçüsüne dönüşebilir.

Oysa bir toplumun merkezinde yalnızca güç sahibi olanların bulunması sağlıklı bir değer düzeni oluşturmaz.

Bilim insanı bilgi üretir.

Düşünür kavram üretir.

Sanatçı estetik ve kültür üretir.

Öğretmen bütün bu birikimi yeni kuşaklara taşır.

Üretici toplumun maddi hayatını ayakta tutar.

Siyasetçi ise kamusal gücü kullanır.

Bu alanların toplumsal değeri birbirine karıştırıldığında sorun başlar. Siyasal gücün itibarı, bilginin, emeğin ve üretimin itibarının önüne geçtiğinde toplumun değerler piramidi bozulmaya başlar.

Bu yüzden çözüm yalnızca siyaset kurumunun daha temiz işlemesini sağlamak değildir. Bir yandan siyasal gücü sınırlayan, şeffaflığı ve hesap verebilirliği güçlendiren bir düzen kurulmalı; diğer yandan toplumun itibar ölçüleri yeniden düşünülmelidir.

Siyasetçinin makamını değerli kılan, sahip olduğu gücün büyüklüğü değildir. O gücü kamu yararı için kullanması ve gerektiğinde hesap verebilmesidir.

Bir ülkede siyasal güç ile ekonomik güç birbirini beslemeye başladığında artık tek tek kişileri konuşmanın ötesine geçmek gerekir. Çünkü mesele birkaç kişinin kişisel kazancı değildir. Mesele, gücün nasıl dağıldığı, nasıl denetlendiği ve toplumun hangi davranışları ödüllendirdiğidir.

Belki de bu yüzden bugün bir siyasetçi hakkında yolsuzluk iddiası ortaya çıktığında yalnızca ona şaşırmamak gerekir. Asıl düşünülmesi gereken, yüzyıllardır dilimizde yaşayan iki sözün neden hâlâ bu kadar kolay anlaşılabildiğidir:

“Bal tutan parmağını yalar.”

“Devlet malı deniz, yemeyen domuz.”

Bir toplum bu sözleri yalnızca geçmişten kalan ifadeler olarak mı yaşatıyor yoksa siyasal düzeninin bir parçasına mı dönüştürüyor?

Asıl mesele budur.



Son Yazılar

Hepsini Gör
Tekinsiz Okullar: Sistematik Problemler

Türkiye, geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet tarihinin en kanlı okul saldırısıyla sarsıldı: Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu, bir ilim yuvası olmaktan çıkıp bir katliam mahalli

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page