Türk Gençliği Azalan Doğum Oranlarına Nasıl Bakmalı?
- Emre Maviş
- 30 Nis
- 4 dakikada okunur
“Sağlam ve gürbüz nesil, Türkiye'nin mayasıdır.”
Mustafa Kemal Atatürk
Son zamanlarda küresel anlamda kamuoyunu, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri kasıp kavuran bir sorun var: azalan doğum oranları.
Bu sorunun ülkeden ülkeye nedenleri ve etkileri değişmekle beraber, günümüzün en önemli sorunlarının başında gelmektedir ve ülkeler bu sorunlara karşı farklı çözüm yolları denemektedir. Bizde de pronatalist hareketler, 1923 yılında kurulmuş genç Cumhuriyet ile birlikte başlamıştır. “Ailenin güçlü olduğu yerde ulus da güçlüdür.” diyen Atatürk, güçlü Türk ailelerinin ulus devlet için önemini vurgulamıştır. Yeni Türk devleti bu amaçla yüksek oranlarda olan bebek ölüm oranlarını Avrupa ülkelerinden aşağı seviyelere getirmiş, 6’dan fazla çocuk yapan annelere annelik madalyası vermiş, Cumhuriyetin onuncu yılı için bestelenen Onuncu Yıl Marşı’nda “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diyerek nüfus mücadelesine verdiği önemi göstermiştir. Atatürk’ün ve o dönem Cumhuriyet aydınlarının nüfus meselesinin üstünde bu kadar durma nedenleri, kurulduğu 1923 yılında nüfusu yaklaşık milyon olan genç Türkiye’nin bölgesel anlamda nüfusunun az olması ve nüfusun %85’inin köylerde yaşamasıdır.
Örneklemek gerekirse, günümüzde 80 milyon nüfusu olan Almanya’nın o zaman 66 milyon, günümüzde 60 milyon nüfusu olan İngiltere’nin ise 45 milyon nüfusu olması gösterilebilecek örneklerdir. Ayrıca savaştan yeni çıktığımız Yunanistan 6 milyon nüfusa sahip iken, günümüzde yaklaşık iki katı nüfusa ulaşmıştır. Türkiye’nin ise nüfusu 12 milyondan 8 katına çıkarak 90 milyon rakamlarına yükselmiştir. Bu da dönemsel olarak büyük tehlike olan Yunanistan sorununun, günümüzde sadece Türkiye’ye karşı ayakta tutunmaya çalışan bölgesel bir koridor devletinden fazlası olamayacağını göstermektedir.
Bundan dolayı nüfus, sadece ülke içinde yaşayan insanların toplamıyla ölçülebilecek kadar basit bir durum değildir. Keza bugün biz Türk gençliğinin de muzdarip olduğu göçmen sorunlarının büyük ölçekte kaynağı budur. Yaşlanan ve nitelikli mesleklerle uğraşan Almanların ekonomisinin küçülmemesi için göçmene ihtiyacı vardır. Bu vazgeçilmez bir durumdur. İtalya’da 2023 yılında iktidara gelen göçmen karşıtı İtalyan Kardeşler Partisi’nin genel başkanı Meloni, göçmenleri gönderme iddiasıyla geldiği bu üç yılda gözle görülür bir değişim gösterememiştir. Hatta İtalya’daki göçmen sayısı bu süre zarfında artmıştır.
Bugün Almanya’nın genel nüfusunun %31,1’i mülteci iken bu oran 0–4 yaş arasında %42’ye çıkmaktadır. Bu da Almanya’daki çocukların neredeyse yarısının Alman olmadığını göstermektedir. Bu durum, Avrupa gibi ulus devlet kökeninden gelen devletler için yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini söylemenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Türkiye henüz bu kadar keskin sorunlarla karşı karşıya olmasa da benzer bir süreçle karşılaşabileceğine dair göstergeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun en önemli göstergesi, nüfusun kendini yenileme oranı 2,1 iken Türkiye’de kadın başına düşen doğum oranlarının 1,3 seviyelerine düşmüş olmasıdır.
Hızlı şehirleşme, ekonomik sıkıntılar ve çok çocuklu aile yapısının bir yük olarak görülmeye başlanması gibi nedenlere indirgenen bu sorun, aslında Türk milletinin düşündüğünden daha büyük bir sorundur. Çünkü genç ve dinamik nüfus sağlanmadıkça göç artacaktır. Özellikle Türkiye gibi göç rotası üzerinde bulunan bir ülke için bu kaçınılmaz bir durumdur. Güçlü ve dinamik Türk nüfusu hem siyaseti hem de göç oranlarını doğrudan etkilemektedir.
Türkiye’de bu sorun çoğu zaman dillendirilmekten kaçınılan bir mesele olmuştur. Kimileri bu konuyu Erdoğan’ın söylemlerini tekrarlamak olarak görmüş, kimileri insanların özel hayatına müdahale olarak değerlendirmiş, kimileri ise geniş aileyi gelişmemişlik olarak yorumlayarak gericilik ve toplumsal bir gerileme olarak görmüştür. Güncel küresel konjonktürde ekonomik ve toplumsal olarak bireyselleşen aileden ve toplumdan kopan gençliği de hesaba kattığımız zaman ortaya gençlerimiz arasında kadın-erkek düşmanlığı, aile kurmaktan korkan milyonlar, ev gençliğine sürüklenen ve ondan kopamayan bir gençlik ortaya çıkmıştır. Bunlardan dolayı gençliğin tercihleri sadece ekonomik nedenlerle değil psikolojik ve sosyolojik nedenlere bağlı olarak da yorumlanmalıdır.
Evet, sorunlarımız bunlar. Bunlardan dolayı üremiyoruz; bu konuda hemfikiriz. Peki Türk milleti bunu nasıl aşabilir? Nasıl geniş, çağdaş ve modern Türk aileleri kurarak devletinin geleceğini kendi elinde tutabilir? Bunu düşünmemiz ve çözümüne dair bir kamuoyu oluşturmamız gerekmektedir.
Öncelikle, günümüz modern dünyasında insanların kendi sorumluluklarını bile zor aldığı bir dönemde çocuk sahibi olmalarını beklemek ciddi bir fedakârlıktır; bunu kabul etmemiz gerekir. Bu durum, ekonomik nedenlerin de ötesinde bir meseledir. Bunu çözecek ana unsur ise millî bilinçtir. İşlevsel ve doğru bir millî bilince sahip olan bir Türk genci, bu sorumluluğu almaktan kaçınmayacaktır. Türkiye’de yeni doğan çocuklara verilen isimlerde Göktuğ, Alparslan gibi isimlerin artması da buna bir kanıttır. Bilinçli Türk gençleri bu konuda elinden geleni yapmaya başlamıştır.
Burada Türk düşünce hayatının yeni gençleri olarak bizlere düşen görev, bu bilincin daha da kökleşmesini ve yayılmasını sağlamaktır. Medya ve PR çalışmalarıyla bu bilinci toplumun geniş kesimlerine aktarmak, bunun Cumhuriyetin önemli bir parçası olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Bu sürecin bir ayağı medya ise diğer ayağı ekonomik ve sosyal düzenlemelerdir. Aileye uygun şehir planlamaları yapılmalı, kreşler yaygınlaştırılmalı, çocukların güvenliği, beslenmesi ve eğitimi gibi konularda kapsamlı politikalar geliştirilmelidir. İnsanların çekinceleri ciddiye alınmalı, çözüm önerileri geliştirilerek somut adımlar atılmalıdır.
Ayrıca teşvik konusunda devletin verdiği sınırlı destekler hem suistimale açıktır hem de toplumsal karşılık bulmakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle bu alanda samimi dernekler ve vakıflar kurulmalı, toplumun içinden gelen destek mekanizmaları oluşturulmalıdır. Örneğin İlteriş Vakfı’nın her ay çocuğuna Türkçe isim veren iki aileye çeyrek altın vermesi, maddi olarak çok büyük bir meblağ olmasa da manevi açıdan önemli bir teşviktir. Bunun gibi teşvikler ve destekler sağlanarak ailelerin yalnız olmadığını hissettirecek dayanışma yapılarının kurulması büyük önem taşımaktadır.
Unutmayalım; dünyanın en zor ekonomik şartları altında yaşasak bile Türk’üz. Türklüğü ve Türk’ü yaşatmak en büyük idealimizdir. Bunun önünde ne bir engel ne de bir bahane vardır.



Yorumlar