Millet-i Hâkime: Bir Kavramı Hatırlamak ve Bir Hakkı Teslim Etmek
Bir ülkenin tarihini anlamak için yalnızca o ülkenin sınırlarına, nüfusuna veya yöneticilerine bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, o siyasal düzenin kimler tarafından ve hangi araçlarla kurulduğunu anlayabilmektir. Çünkü devletler yalnızca yönetilmez; aynı zamanda düşünülür, kurulur, korunur ve zaman içinde yeniden biçimlendirilir.
Bu açıdan bakıldığında Osmanlı-Türk tarihinin kilit kavramlarından biri olan “millet-i hâkime”, üzerinde yeniden düşünülmeyi hak eder. Kavramı bütünüyle “yöneten millet” sınırlarına hapsetmek, taşıdığı tarihsel ve siyasal gerçekliği daraltır. Millet-i hâkime, bir topluluğun yönetim kademelerinde bulunmasını aşarak siyasal düzenin temel çerçevesinin oluşumunda belirleyici bir konumda bulunmasını ifade eder.
Buradaki temel soru şudur: Bir topluluk nasıl hâkim unsur hâline gelir? Bu sorunun cevabını kuru bir nüfus çoğunluğunda aramak mümkün değildir. Bir topluluğun siyasal hâkimiyeti; düşünsel üretim, kurumsal örgütlenme ve fiilî güç birleştiğinde varlık kazanır. Türklerin tarihsel konumunu anlamak bakımından da bu üç alan belirleyicidir. Bunları üç kavramla ifade etmek mümkündür: kurgulayıcılık, kuruculuk ve kılıç hakkı.
Kurgulayıcı Olmak
Her siyasal düzen önce zihinde kurulur. Devletin ne olduğu, kimlerin yöneteceği, hangi değerlerin korunacağı, toplumun nasıl örgütleneceği ve ortak hayatın hangi esaslar üzerine kurulacağına ilişkin tasavvurlar ortaya çıkmadan kurumlar kendiliğinden oluşmaz. Siyasal hâkimiyetin ilk aşaması, iktidarı ele geçirmenin ötesinde, yeni bir siyasal düzeni tasavvur edebilme gücüne sahip olmaktır. Türk tarihine bu açıdan bakıldığında, devlet ve siyasal örgütlenme fikrinin Türk siyasal kültüründeki sürekliliği dikkat çeker. Orta Asya'daki siyasal geleneklerden başlayarak farklı tarihsel dönemlerde ortaya çıkan devletler, değişen şartlara rağmen devlet kurma ve siyasal düzen oluşturma konusunda güçlü bir birikim meydana getirmiştir.
Burada “kurgulayıcı” kavramıyla kastedilen, Türklerin her dönemde bütün siyasal düşünceleri tek başına ürettiği iddiası değildir. Böyle bir iddia hem tarihsel gerçekliğe uymaz hem de kültürlerin etkileşimini göz ardı eder. Kurgulayıcılık, siyasal düzenin temel aktörü kalabilme ve karşılaşılan yeni şartlara kendi siyasal cevabını üretebilme kapasitesidir.
Bir toplumun tarihsel ağırlığı burada belirginleşir. Değişen dünyaya edilgen bir tepki vermekle yetinen toplumlarla, dönüşümü kendi kurumları ve siyasal tercihleri üzerinden yeniden biçimlendiren toplumlar aynı konumda değildir. Nitekim çağdaşlaşma sürecinde asıl mesele kurumların basit bir tamirinden ziyade; hukukun, bilginin, zamanın, egemenliğin ve insan tasavvurunun bütünüyle yeniden kurulmasıdır.
Kurucu Olmak
Düşüncenin tek başına yeterli olmadığı açıktır. Bir siyasal tasavvurun kalıcı olabilmesi için kurumlara dönüşmesi gerekir. Devlet, hukuk, bürokrasi, ordu, eğitim, vergi düzeni ve siyasal merkez gibi kurumlar bu dönüşümün somut araçlarıdır.
Türklerin tarih boyunca farklı coğrafyalarda devletler kurabilmiş olmaları, sırf askerî başarılarla açıklanamaz. Askerî güç bir devletin kurulmasını sağlayabilir; fakat onun sürekliliğini temin eden kurumsallaşmadır. Bu noktada kuruculuk, kurgulayıcılığın somutlaşmış hâlidir. Devlet kurmak, iktidarı ele geçirmekten ibaret değildir; bir siyasal topluluk oluşturmak, onun kurumlarını inşa etmek ve ortak hayatın çerçevesini belirlemektir.
Osmanlı Devleti'nin tarihsel gelişimi de bir hanedanın başarı hikâyesine indirgenemez. Farklı toplulukları, inançları ve kültürleri bünyesinde barındıran geniş bir siyasal yapının ortaya çıkması, çok katmanlı bir kurumsallaşma sürecini beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Türkler; askerî, idarî ve siyasal alanlarda devletin ana taşıyıcı unsuru olmuştur.
Dolayısıyla “millet-i hâkime” kavramını anlamak için hâkimiyeti iktidar sahibi olmanın ötesinde, devletin kurucu mekanizmalarında belirleyici iradeyi kullanmak şeklinde düşünmek gerekir. Türk çağdaşlaşmasının tarihsel taşıyıcısı ve motoru olan merkezî devlet, kuruculuk iradesinin tecessüm ettiği yerdir.
Kılıç Hakkı
Hâkimiyetin üçüncü ayağı daha somut ve serttir: kılıç hakkı. Kılıç hakkı, burada yalın bir askerî güç gösterisinden ibaret değildir. Bir siyasal düzenin kurulması ve korunması için gerekli fiilî gücü elinde bulundurmak, o düzenin sürekliliği bakımından asli bir unsurdur.
Türk tarihinin büyük siyasal tecrübelerinde askerî teşkilatlanmanın ve savaşma kapasitesinin merkezî bir yere sahip olması tesadüf değildir. Türklerin devlet kurma tecrübesi ile askerî örgütlenme arasında kopmaz bir bağ bulunur. Ancak kılıç hakkı, tek başına hâkimiyetin kaynağı olamaz. Kılıç devleti kurabilir; fakat yalnız kılıçla devlet yaşatılamaz.
Askerî güç, kurucu kapasiteyle birleştiğinde siyasal hâkimiyete dönüşür; kurumsal yapı ile birleştiğinde devletin sürekliliğini sağlar. Bir siyasal düşünceyle birleştiğinde ise kaba kuvvet olmaktan çıkarak meşruiyet iddiasının taşıyıcısına evrilir. Bu kavramı keyfî bir fetih üstünlüğüne eşitlemek eksik bir okumadır. Kılıç hakkı aslen belirli bir coğrafyanın uğruna mücadele edilmesi, savunulması, siyasal düzene kavuşturulması ve nihayet vatan hâline getirilmesiyle ilişkilidir.
Meselenin manevi boyutu da bu noktada belirginleşir. Kılıç hakkı, bir ülkenin devamlılığı uğruna ölümü de öldürmeyi de göze alabilmektir. Vatan kılma ve koruma iradesinin gerektirdiği bu varoluşsal fedakârlık, siyasal meşruiyetin ve tarihsel kuruculuğun değerlendirilmesinde göz ardı edilemeyecek ağır bir ahlaki zemin oluşturur.
Bu nedenle Türklerin tarihsel konumunu üç unsurun bir arada değerlendirilmesi üzerinden okumak gerekir: Kurgulamak, kurmak ve korumak. Düşünce, kurum ve güç.
Millet-i Hâkime Neyin Hâkimidir?
Burada “millet-i hâkime” kavramının asıl anlamına yaklaşabiliriz. Hâkimiyet, devlet yönetiminde bulunmaktan ibaret değildir; ülkenin siyasal kimliğinin ve ortak hayatın temel çerçevesinin belirlenmesinde etkili olmaktır.
Bu açıdan millet-i hâkime, siyasal topluluğun ana unsurunu ifade eder. Ülkenin adı, siyasal merkezinin konumu, devletin işleyiş dili, hukuk düzeninin biçimlenişi, eğitim sisteminin esasları ve kamusal alan değerleri, hâkim unsurun belirleyiciliğinin görülebileceği alanlardır.
Burada “isim vericilik” öne çıkar. Bir ülkenin adı coğrafi bir tanımlama olmanın ötesinde, siyasal topluluğun kendisini nasıl tanımladığının ifadesidir. Aynı şekilde başkent, devletin kendisini nerede konumlandırdığını gösterir. Dil ise iletişim aracı olmanın ötesine geçerek devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin, eğitimin, hukukun ve kamusal hayatın ortak zeminini kurar.
Bu nedenle hâkim unsurun belirleyiciliği, yönetici kadroların kimlerden oluştuğu sorusuyla ölçülemez. Bir siyasal topluluğun ortak hayatını hangi unsurların biçimlendirdiğine bakmak gerekir.
İmparatorluktan Ulus Devlete
Burada tarihsel bir dönüşüm ortaya çıkar. İmparatorluk düzeninde farklı toplulukların aynı siyasal yapı içerisinde bir arada bulunabilmesi mümkündür. Osmanlı Devleti de uzun ömrü boyunca böyle bir çokluk içerisinde varlığını sürdürmüştür. Modern çağ ise siyasal topluluğun tanımını değiştirmiştir.
Fransız Devrimi'nin ardından vatandaşlık, millet ve egemenlik kavramlarının yeni bir anlam kazanması; sanayileşmenin toplumları dönüştürmesi; merkezî devletlerin güçlenmesi ve milliyetçilik düşüncesinin yayılması, imparatorlukların karşı karşıya olduğu soruları değiştirmiştir. Artık mesele “Devleti nasıl ayakta tutacağız?” sorusundan ibaret değildir; bunun yanında “Bu devletin siyasal topluluğu kimdir?” sorusu belirmiştir.
İşte millet-i hâkime kavramının modern Türk tarihindeki dönüşümünü burada aramak gerekir. Türklerin Osmanlı siyasal düzenindeki hâkim unsur olma durumu, zaman içerisinde modern anlamda bir ulus inşası meselesiyle karşı karşıya kalmıştır. İmparatorluğun çözülmesiyle birlikte hâkim unsurun devleti yönetmesi kâfi gelmemiş, yeni siyasal topluluğun kimliğinin tanımlanması gerekmiştir. Böylece hâkimiyet ile uluslaşma birbirine yaklaşmıştır.
Hanedan egemenliğinden ulusal egemenliğe geçiş, Türkiye'nin tarihsel şartlarında aldığı siyasal biçimdir. Bu doğrultuda milliyetçilik; halk egemenliğini belirli bir tarihsel-kültürel toplulukla birleştiren, hanedan imparatorluklarına karşı siyasal birlik ve bağımsızlık talep eden kurucu bir irade olarak belirmiştir.
Hâkim Unsurdan Kurucu Millete
Modern Türkiye'nin ortaya çıkışı, bir imparatorluğun sona ermesinden ibaret görülemez; aynı zamanda yeni bir siyasal topluluğun inşasıdır. Bu inşa sürecinde hukuk birliği, vatandaşlık, eğitim, dil, tarih, askerlik, kamu yönetimi ve siyasal katılım gibi alanlar öne çıkmıştır. Modern ulus-devlet, sınırları belirlenmiş bir devlet olmanın ötesinde, ortak bir siyasal kimlik yaratma projesidir.
Türklerin bu süreçteki rolü “devleti kurtaran unsur” olmakla sınırlanamaz. Türkler, yeni devletin siyasal ve kurumsal çerçevesini oluşturan ana kurucu unsur hâline gelmiştir. Bu nedenle millet-i hâkime kavramını modern ulus-devletin ortaya çıkışından bağımsız düşünmek eksik kalır.
İmparatorluk döneminde hâkim unsur olmak ile ulus-devlet döneminde kurucu millet olmak aynı şey değildir; ancak aralarında güçlü bir tarihsel süreklilik bulunur. İlkinde imparatorluk düzeninin ana siyasal taşıyıcısı söz konusudur; ikincisinde ise egemenliğin kaynağını ve siyasal topluluğun sınırlarını yeniden tanımlayan bir millet vardır.
Bu ayrım önemlidir. Modern Türkiye'nin kuruluşunu “Türklerin devleti ele geçirmesi” şeklinde açıklamak, yaşanan dönüşümün büyüklüğünü gölgeler. Burada gerçekleşen şey; devletin, toplumun ve milletin bütünüyle yeniden tanımlanmasıdır.
Cumhuriyet devrimi, Niyazi Berkes'in isabetli formülasyonuyla, "Tanrı düzeni kavramı yerine tabiat düzeni kavramı"nı, toplumun üstündeki devlet yerine yasal devleti geçirmiş ve Osmanlı çağdaşlaşmasının sürekliliği içinde radikal bir dönüşüm yaratmıştır. İmparatorluk döneminin ana siyasal taşıyıcısı olan hâkim unsur, egemenliğin kaynağını ve siyasal topluluğun sınırlarını yeniden tanımlayan kurucu bir millete evrilmiştir. Burada gerçekleşen dönüşüm, devletin, toplumun ve milletin bütünüyle yeniden tanımlanmasıdır. Hanedanın yerini millet, tebaanın yerini ise yurttaş almıştır.
Sonuç Yerine
“Millet-i hâkime” kavramını bugün yeniden düşünmenin asıl nedeni budur. Bir milletin tarihsel ağırlığı, sayısal çoğunluğuyla değil; düşünce üretebilme, kurum kurabilme ve siyasal düzeni sürdürebilecek fiilî gücü oluşturabilme kapasitesiyle ölçülür.
Türklerin tarihsel tecrübesine bu açıdan baktığımızda üçlü bir yapı karşımıza çıkar: Kurgulayıcı olarak Türkler, siyasal düzenin zihinsel çerçevesini oluşturmuş; kurucu olarak Türkler, bu tasavvurları devlet ve kurumlar aracılığıyla somutlaştırmış; kılıç hakkının taşıyıcısı olarak Türkler ise kurulan siyasal düzenin fiilî gücünü temin etmiştir.
Bu üç unsur birbirinden koparıldığında Türklerin tarihsel konumunu anlamak zorlaşır. Birlikte düşünüldüğünde “millet-i hâkime” kavramı, soyut bir niteleme olmaktan çıkar ve tarihsel bir gerçekliğe dönüşür. Hâkimiyet yalnız yönetmek değildir; bir siyasal topluluğun nasıl kurulacağını belirleme gücüdür.
Türkler, yüzyıllar boyunca bu coğrafyanın siyasal düzeninin kurgulanmasında, devlet ve kurumlarının oluşturulmasında ve bu düzenin korunmasında belirleyici olmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna uzanan tarihsel çizgide bu belirleyicilik, biçim değiştirerek devam etmiştir. İmparatorluk döneminin millet-i hâkimesi, modern ulus-devletin kuruluşuyla birlikte kurucu millet niteliğini kazanmıştır. Kurucu millet olmak kuru bir hak veya ayrıcalık talebi değildir; devleti koruma, ortak siyasal düzeni sürdürme ve toplumsal bütünlüğü sağlama hususunda yüklenilmiş ağır bir tarihsel sorumluluktur.
Bu nedenle Türkiye'nin tarihini anlatırken Türkleri bu ülkenin sıradan vatandaşlarından biri saymak, tarihsel gerçekliğin önemli bir bölümünü eksik bırakmaktır. Türkler, Türkiye Cumhuriyeti'nin nüfus unsurlarından biri olmanın ötesinde, bu devletin tarihsel ve siyasal kurucu milletidir.
Bu gerçekliğin kabul edilmesi bir lütuf değildir; tarihsel hakikatin teslim edilmesidir. Dolayısıyla bugün Türklerin millet-i hâkime niteliğini tartışmaya açmak veya bu tarihsel konumu bir mahcubiyet konusu hâline getirmek, Türkiye'nin nasıl ortaya çıktığına ilişkin temel gerçekleri değiştirmez. Bir devletin kuruluşunda belirleyici olmuş bir milletin bu kurucu konumunun tanınması, tarihsel bir zorunluluktur.
Türklerin millet-i hâkime olması, Türkiye'nin tarihsel kuruluş sürecinin somut bir sonucudur. Bu nedenle bu konumun inkâr edilmesi değil, anlaşılması ve hakkı hürmetle teslim edilmesi gerekir. Türkiye'nin bugünkü siyasal varlığı tarihten bağımsız olarak ortaya çıkmış değildir; bugünün Türkiye'sini anlamanın yolu, onu meydana getiren tarihsel iradeyi ve kurucu milleti doğru tanımaktan geçer.
Türkler bu devletin kurucu milletidir. Millet-i hâkime niteliği ise geçmişte kalmış bir sıfat değil, Türkiye'nin tarihsel kuruluş gerçekliğinin adıdır.

Yorumlar