top of page

Türk Toplumu ve Dayanışmanın Evrimi

8 Eki
11 dakikada okunur

TOPLUM OLGUSU 

Doğadaki tüm canlı organizmalar, varoluşsal döngülerini başlatabilmek adına bir ana canlıya genetik ve biyolojik olarak muhtaçtır. Ancak doğum anından sonraki yaşam stratejilerinde türler arasında keskin bir yol ayrımı belirir. Pek çok canlı türü, biyolojik programlamalarına bağlı olarak yalnız ya da mekanik güdülerle toplu bir yaşam sürdürebilirken; Homo sapiens (insan) için bir toplum çatısı altında yaşamak, geçici bir tercih değil, mutlak bir varoluşsal zorunluluktur. 

İnsanın bu toplumsal mecburiyeti, evrimsel antropoloji ve makro-sosyolojinin kesişim noktasında iki temel bilimsel nedene dayanır: "Neoteni" (Biyolojik Yetersizlik) ve "Kolektif Adaptasyon".


Biyolojik perspektiften bakıldığında insan, doğaya en savunmasız ve gelişimini en "erken" aşamada doğarak karşılayan canlıdır. Doğadaki pek çok memeli hayvan doğduktan birkaç saat sonra ayağa kalkıp hayatta kalma refleksleri gösterirken; insan yavrusu fiziksel ve zihinsel gelişimini tamamlayabilmek için yıllarca süren bir yetişkin bakımına muhtaçtır. Antropolojik literatürde "Neoteni" olarak adlandırılan bu uzatılmış çocukluk dönemi, insan beyninin daha uzun süre yeni bilgilere açık kalmasını sağlarken aynı zamanda bireyi daha ilk saniyede bir "öteki"ne yani ilksel bir topluluğa bağımlı kılar. (Evrim Ağacı, 2011).


Bu ilksel bağımlılık, zamanla daha büyük makro-yapıların kurulmasını zorunlu kılmış ve bu yapılar toplum olarak tanımlanmıştır. Antik Yunan’dan itibaren önemli filozoflar toplum tanımları yapmış olsalar da, bunu ilk kez bir bilim olarak ele alan ve en kapsamlı tanımı yapan kişi İbn Haldun’dur.


 İbn Haldun, toplum tanımını 'umran' kavramıyla açıklar. Bu kavrama göre insanların toplum içinde birleşmesi kaçınılmaz bir olgudur. Toplumsal yaşam, İbn Haldun tarafından esas olarak maddi gereksinimlerle koşullanmış insanların üretici faaliyeti olarak görülür. Politika, öğrenme ve kültür gibi toplumsal yaşamın bütün diğer görüngüleri de umranın içeriğini meydana getirir ama özünü belirlemez.


Belirtilen nedenlerle bir araya gelen bu yapıların düzen ve huzur içinde yaşayabilmesini, varlığını sürdürebilmesini ise İbn Haldun 'asabiyet' kavramıyla temellendirir. Asabiyet; çölün acımasız şartlarında ilkel bir akrabalık bağıyla (nesep) filizlenen, ancak toplum büyüdükçe ortak kültür, inanç ve ideal birliğine (sebep) dönüşen muazzam bir 'biz bilinci'dir. Haldun’a göre bu bağ ne kadar sıkıysa, o toplum o kadar dirençli ve yıkılmazdır; ne zaman ki bireycilik ve konfor bu bağı gevşetir, işte o zaman toplumsal çözülme başlar.


İbn Haldun’un ‘umran’ ve ‘asabiyet’ teorisi toplumsal dinamikleri anlamada muazzam bir kapı açsa da, Türk toplum yapısının tarihsel gerçeğiyle karşılaştırıldığında teorik ve yapısal bir yol ayrımına uğrar. İbn Haldun’un da beslendiği kadim topaklarda ve diğerlerinde  tarih öncesinden beri medeniyet ve yerleşik düzen, ekseriyetle katı sınıf ayrımları ve kölelik sisteminin iktisadi çarkları üzerinde yükselmiştir. Oysa Türk toplum yapısının harcında hiçbir zaman kölelik rejimi, kast sistemi veya efendi-kul diyalektiği yer almamıştır.


Asabiyet teorisindeki eksikliği Türk sosyolojisinin temellerini atan ve ilk Türk sosyoloğu Ziya Gökalp giderir.Ziya Gökalp’i İbn Haldun’un asabiyet tanımından ayıran en temel fark, toplumun kaynağını biyolojik kan bağına değil, tamamen manevi ve kültürel bağlara, ortak vicdana yani harsa dayandırmasıdır.(Ziya Gökalp,Hars ve Medeniyet)  Gökalp’e göre bir topluluğu gerçek anlamda 'millet' yapan yegâne unsur bu harstır. Çünkü insani şahsiyet bedenimizde değil, ortak ruhumuzdadır.


BOZKIRLARDAN ANADOLU’YA TÜRK TÖRESİ

Orta Asya’nın bozkırlarından Anadolu’nun verimli topraklarına gelirken bunca asır değişim de Türklerle beraber oldu. Değişim değiştirdi ya da dönüştürdü belki dili, yaşama biçimini hatta dini bile fakat değişimin bile değiştiremediği şeyler oldu. İşte zamanın ve mekânın ötesine geçen, değişimin bile dokunamadığı o değişmez özlerden biri Türk’ün töresiydi.


Nitekim bu töre kavramının önemi asırlar öncesinde Orhun Yazıtları'nda hem Kül Tigin hem de Bilge Kağan abidelerinin doğu yüzünde "Ey Türk, işit!" “Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?” cümlesiyle Türklere yazılı olarak ilk defa bildirilir.


Kültür tarihçisi Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk Milli Kültürü adlı anıtsal çalışmasında vurguladığı üzere, bu kozmik yemin alelade bir hükümdar beyanatı değildir. Akademik literatürde bu ifade, Türk devlet aklının ilk "normatif anayasal metni" olarak kabul edilir. Bilge Kağan, devletin (il) ve hukukun (töre) yıkılmasını doğanın yok oluşu şartına bağlarken toplumsal hafızaya çok stratejik bir şifre bırakmaktadır: Dışarıdan gelen hiçbir düşman gücü bu töreyi yıkmaya muktedir değildir. devletin bekası, törenin sarsılmaz bir kararlılıkla korunmasına bağlıdır.


Yazıtların bütününde işlenen ana tema, Türklerin kendi törelerine, dillerine ve harslarına sırt çevirip konfora ve yabancı kültürlere (Çin) boyun eğmesiyle başlayacak olan "içsel çözülme" tehdididir. Töre; Türk toplum yapısında işte bu yüzden sadece yazısız bir hukuk kuralları bütünü değil; adaleti (könilik), eşitliği (tüzlük) ve insanlığı (kişilik) içinde barındıran maşerî bir vicdandır.


Bu vicdan aynı zamanda, çoğu medeniyetin yüzyıllar sonra tanıştığı "bir olma", "birbirini koruma", "yardımlaşma" ve "sosyal devlet" gibi kavramları Türk halkına varoluşunun başından beri buyurur. Türkler daha devletleşmeden, boylar hâlinde yaşarken bile töresinden ödün vermemiş; devletleşme süreci ve sonrasında da bu felsefeyi sürdürmüştür. Nitekim bu buyruğun en somut ve anıtsal vesikası, yine aynı abidelerde Bilge Kağan'ın halkına hesap verirken kurduğu o meşhur cümlelerde gizlidir: “Fakir halkı zengin kıldım, aç halkı doyurdum, çıplak halkı giydirdim.” Yazılı kaynaklarda "sosyal devlet" tanımının tezahürü ilk defa burada karşımıza çıksa da, Bilge Kağan’dan önceki hükümdarlar da halkın hakkını ve hukukunu daima gözetmişti


Töreden Kuruma: Türk Kültüründe Dayanışmanın Evrimi


Dünyadaki çoğu milletin topluluk halinde yaşadığı daha millet veya biz bilincini oluşturmadığı bir devirde bu bilincin oluşmasındaki temel etkenlerden biri olan dayanışma nasıl asırlar önce Türklerin töresi haline gelip onları bir arada tutuyor ve asırlar boyu bu bilinçle yaşayıp çoğu felaketin üstünden gelmesini sağlıyordu? 


Bu sorunun cevabı, Türk toplum yapısının tarihsel ve coğrafi bir zorunlulukla şekillenmesinde, yani dayanışmanın bir "ahlaki lütuf" değil, doğrudan bir "hayatta kalma stratejisi" olarak töreleşmesinde gizlidir.

"Bozkırın acımasız coğrafyasında tek başına kalmak mutlak bir ölüm demekti. Türk aklı, bu varoluşsal krizi aşmak için dayanışmayı hukuki, siyasi ve manevi bir zırh olan töre ile kutsal bir yasaya dönüştürmüştür. Bu buyruğu çiğnemeyip var oluşundan beri birbirine sahip çıkan Türk milleti, dayanışmayı kolektif bir gelenek haline getirmiştir. Söz konusu geleneğin ilk somut izleri, Orta Asya topraklarında karşımıza çıkan toy, şölen ve han-ı yağma gibi köklü faaliyetlerde kendisini gösterir. Bu bağlamda bahsettiğimiz faaliyetler aşağıda bahsedeceğimiz bazı işlevlere sahiplerdi:


  Toy (Kurultay ve Şölen): Sadece siyasi kararların alındığı meclisler değil; boyların bir araya gelerek kolektif bağı tazelediği, toplumsal hiyerarşinin adaletle yeniden üretildiği büyük dayanışma platformlarıdır. Toy, toplumsal bütünleşmenin en yüksek ritüelidir (Kafesoğlu, 2014; Ögel, 1991).


  Han-ı Yağma (Bölüşüm Ekonomisi): Hakanların veya boy beylerinin kazandıkları zaferlerden ya da mevsimsel döngülerden sonra tüm hazinelerini ve sofralarını halkın serbestçe paylaşımına açmasıdır. Bu pratik, servetin tek bir elde toplanmasını engelleyerek feodal sınıfların doğuşunu önleyen, Türk toplum yapısına özgü bir servet transferi mekanizmasıdır (Gökalp, 1977; Koçak, 2020).


  Ülüş Sistemi (Hukuki Paylaşım): Eski Türkçe’de "pay ve nasip" anlamına gelen ülüş, doğadaki kaynakların, avlanan hayvanların veya ganimetlerin kabile üyeleri arasında, en fakirinden en zenginine kadar belirli törel kurallara göre eşitçe bölüştürülmesidir. Bu sistem, rızkın kolektif bir hak olduğunu tesciller (Koca, 2002).


  Kençliyü Geleneği (Maşerî Sigorta): Toplumun varlıklı bireylerinin, kendi rızalarıyla mallarını yoksulların ve garibanların istifadesine sunması ritüelidir. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde de yer bulan bu gelenek, zenginliği bir tahakküm aracı olmaktan çıkarıp toplumsal saygınlığın ve barışın temeli haline getirmiştir (Kaşgarlı Mahmud, 2006; Koç, 2024).


Tüm bu uygulamalar, alelade birer eğlence ya da hükümdar lütfu olmanın ötesinde, doğrudan hakanın meşruiyetini belirleyen birer sosyal adalet ölçütüydü. Hakanın ve beylerin otoritesi, toplumsal serveti halka ne kadar ulaştırabildiği ve maşerî vicdanı ne kadar gözetebildiği ile sınanırdı. Ziya Gökalp’in de işaret ettiği bu paylaşıma dayalı kültürel kodlar (hars), toplumun en alt tabakası ile en üstü arasında sarsılmaz bir bağ kurarak katı sınıfsal uçurumların veya efendi-kul diyalektiğinin oluşmasını tarihsel olarak engellemiştir.

 

Bahsettiğimiz şeyler törenin buyruğuydu.Peki ya yüzyıllar sonra Türk’ün inandığı din değişse Türk’ün yeni dini töresinin buyruğunu desteklese Türk ne yapardı? Yerinde mi sayar yoksa dünyada emsali görülmemiş şekilde iyileştirir ileriye mi taşırdı? Tarih Türk için bu konuda da tekerrür etti ve Türk yeni tanıştığı İslam’la bunu sentezleyip daha güzel şeylere imza attı.


DEĞİŞİM ÜZERİNE DÖNÜŞÜM:KURUMSALLAŞMA


Türkler, tarihsel süreçte zaman zaman farklı inanç dairelerine girmiş olsalar da nihayetinde kadim Gök Tanrı (Tengri) inancının getirdiği tek tanrılı ve ahlaki felsefeye oldukça yakın olan İslamiyet ile tanışmışlardır. Abbasiler döneminde yoğunlaşan bu temas, Türklerin askeri dehaları doğrultusunda yerleştirildikleri "Avasım" adı verilen sınır kentlerinde, ilk kapsamlı şehirleşme tecrübesine dönüşmüştür. İslam dini, doğası gereği Türkleri yerleşik hayata ve şehir nizamına sevk ediyordu; zira kolektif ibadetlerin ve toplumsal hukukun ifası, cami merkezli mimari yapıların ve sabit mekânların varlığını zorunlu kılmaktaydı. Ancak göçebe ruhu tamamen terk etmeyen Türkler, bir yandan inançlarının gereği olan bu yerleşik yapıları inşa ederken, diğer yandan yeni coğrafyalarda kendilerine yurt aramaya devam etmişlerdir.


Bu mekânsal değişim ve kentleşme, beraberinde kaçınılmaz bir devletleşme ve kurumsallaşma dalgası getirmiştir. Nüfusun hızla artması ve toplumsal yapının karmaşıklaşması, hakanın her an halkından bizzat haberdar olabilme imkânını (organik bağı) ister istemez ortadan kaldırıyordu. Hükümdarın doğrudan yetişemediği bu yeni kentsel düzende, halkın kendi içinde adaleti, hakkı ve hukuku gözetmesi hayati bir zorunluluk haline geldi. İşte bu sosyolojik ihtiyaç, toplumsal çözülmeyi engelleyecek ve törenin o kadim dayanışma ruhunu şehir sokaklarına taşıyacak olan yeni teşkilatlanmaların ve sivil kurumların doğuşunu hazırladı.


Şehir hayatının karmaşasında doğan bu sivil arayışın Türk kültüründeki en rafine ve anıtsal örneği, şüphesiz ki Ahilik Teşkilatı olmuştur. Literatürde "Ahi" kelimesinin kökenine dair iki güçlü yaklaşım mevcuttur: Kelime, Arapça kökeniyle "kardeşim" anlamına gelerek bu yapının sarsılmaz bir kardeşlik örgütü olduğunu tescillerken; Türkçe kökeniyle (Divanü Lügati't-Türk'te geçen akı sözcüğünden mülhem) "eli açık, cömert, yiğit" manalarını taşımaktadır (Bayram, 2008; Kaşgarlı Mahmud, 2006)

 

Nitekim 14. yüzyılın ikinci çeyreğinde Anadolu’yu karış karış gezmiş olan ünlü seyyah İbn Battûta, bu teşkilatın üyelerini "Ahîyânü’l-Fıtyân" (Kardeş Yiğitler) olarak adlandırmıştır (İbn Battûta, 2004). Seyyahın bizzat şahit olduğu ve fütüvvet ahlakıyla harmanlanan bu çift yönlü anlam dünyası, Orta Asya’dan taşınan kadim "cömertlik ve yardımlaşma" töresinin, yeni coğrafyadaki "İslam kardeşliği" potasında nasıl kusursuz bir kurumsal kimliğe dönüştüğünün en somut kanıtıdır.


Kurulan bu özgün yapı; hükümdarın doğrudan yetişemediği kentsel alanda kardeşlik hukuku, tüketici hakları ve esnaf ahlakı üzerinden sokağın ve çarşının maşerî sigortası haline gelmiştir.Şehrin böylece sigortası haline gelen bu teşkilatın devlet otoritesindeki önemi yadsınamazdı.İbn Batuta’nın Seyahatnamesi’nde  değindiği üzere ‘’Bu ülke törelerinden biri de bir şehirde hükümdar bulunmadığı zaman Ahilerin hükümeti yönetmelidir.’’ demekte ve 14.yüzyılın ikinci çeyreğindeki Kayseri buna örnek gösterilmekte ve 1350 Ankarası için de aynı durum konu söz konusu olmaktadır. Ayrıca Osmanlı Beyliği’nin devletleşme sürecinde Şeyh Edebali olmak üzere Ahi teşkilatının önemi büyüktür. Devletleşme sürecini tamamlayan Osmanlı devleti güçlü bir otoriteye sahip olduktan sonra Ahiliğin siyasal hayattaki yeri azalmış ve toplumsal hayata geçiş yapmıştır. Söz konusu geçiş, Ahiliğin salt bir esnaf örgütlenmesi olmanın ötesine geçerek, doğrudan halkın hayatına dokunan şu makro-toplumsal etkinlikleri kurumsallaştırmasıyla gerçekleşmiştir.


Evrensel Eğitim ve Sosyalleşme (Ahi Zaviyeleri): 

Ahilik, kentsel alanda dönemin en yaygın halk eğitim üniversitesi işlevini görmüştür. Gündüzleri dükkânda mesleki eğitim alan bireyler, akşamları ahi zaviyelerinde toplanarak okuma-yazma, edebiyat, musiki, din, felsefe ve toplumsal adalet dersleri alırlardı. Bu zaviyelerin en hayati toplumsal etkinliği ise her akşam veya belirli ritüellerde kurulan "kolektif ziyafet sofraları"ydı. Orta Asya’daki kadim 'Toy' ve 'Han-ı Yağma' kültürünün şehir hayatındaki doğrudan bir yansıması olan bu toplu yemek ziyafetlerinde; zengin, yoksul, usta, çırak ya da şehre dışarıdan gelen yabancı yolcular aynı kazandan beslenirdi. Bu etkinlik, kentsel hayatta yalnızlaşma riski taşıyan bireyi sarmalayan, lokmayı paylaşma ahlakını pratikleştiren ve ona kolektif bir kimlik kazandıran en önemli kültürel (hars) aktarım merkezidir [Bayram].


Sivil Toplumun Ortak Bütçesi (Orta Sandığı): Teşkilatın en hayati toplumsal etkinliği, esnafın ve halkın gönüllü katkılarıyla büyüyen "Orta Sandığı" (Teâvün Fonu) uygulamasıydı. Bu sivil bütçe; mahallede evi yanan, hastalanan, iş kazası geçiren, cenazesi olan ya da evlenmek isteyen yoksul gençlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilirdi. Bu pratik, kapitalist bir tekelciliği veya sınıfsal uçurumları çarşının göbeğinde engelleyen maşerî bir güvenceydi [Ülgener].


Kadınların Toplumsal Hayata Entegrasyonu (Bâcıyân-ı Rûm): Ahilik, bozkırın eşitlikçi ruhunu şehre taşırken kadını sivil hayatın dışına itmemiştir. Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı liderliğinde kurulan "Anadolu Bacıları" teşkilatı, dünya tarihindeki ilk kadın sivil toplum örgütlenmesi olarak dokumacılık, aşçılık gibi üretim kollarında örgütlenmiş ve yardımlaşma ağının kadınlar eliyle de kentsel tabana yayılmasını sağlamıştır [Bayram].


İşte sokağın, kadının, gencin ve darda kalanın hayatını düzenleyen bu muazzam toplumsal etkinlikler, Türk toplum yapısındaki kurumsallaşmanın gücünü kanıtlamaktadır. Bu sivil başarı, devlet bütçesine yük bindirmeden toplumsal dengeyi koruma misyonunu bir adım daha ileriye taşıyarak, Selçuklu ve Osmanlı asırlarında toplumu bir zırh gibi saracak olan Vakıf Müesseselerinin ve İmaret (Aşevi) kültürünün de kurumsal altyapısını eksiksiz bir şekilde hazırlamıştır [Yediyıldız].


Osmanlı devleti toprağına toprak gücüne güç katarken zamanla Ahiliğin getirdiği bu yapılar izlenilen istimalet politakısıyla daha gelişmiş bir hale bürünüp Osmanl himayesideki tüm milleti göz edilip hak yine hak sahibine teslim edilmiştir.

İstimalet politikasının da felsefi zeminini oluşturan hakkı hak sahibine teslim etme anlayışı, Osmanlı asırlarında sivil alanın en sarsılmaz kurumsal zırhı olan Vakıf Müessesesi ile zirve noktasına ulaşmıştır. Bozkır töresinin emrettiği "garibanı koruma" ideali, İslam'ın kalıcı iyilik (sadaka-i cariye) inancıyla birleşerek; eğitim, sağlık, bayındırlık ve sosyal güvenliği tek bir sivil çatı altında toplayan devasa bir organizasyona dönüşmüştür [Barkan, 1942]. Devlet bütçesine veya merkezi vergilere hiçbir yük bindirilmeden, tamamen bireysel servetlerin toplumsal refah adına vakfedilmesiyle yükselen bu sistem, şu iki somut uygulama üzerinden maşerî vicdanın kalıcı müesseseleri haline gelmiştir:


  • İmaret Kültürü (Kolektif Aşevleri): Orta Asya'nın "Han-ı Yağma" geleneği ve Ahiliğin "Zaviye Sofraları", Osmanlı kentsel nizamında İmaret adı verilen devasa aşevlerinde tam anlamıyla kurumsallaşmıştır. İmaretler; medrese öğrencilerine, mahallenin fakirlerine, dullara, yetimlere ve şehre uğrayan, dini veya kökeni ne olursa olsun her statüden yolcuya günde iki öğün tamamen ücretsiz ve nitelikli sıcak yemek sunan sivil sosyal hizmet merkezleridir. Zengin ile fakir arasında bir sınıf farkı yaratılmaksızın, lokmanın eşitçe paylaşılması bu kurumsal yapılar eliyle asırlar boyunca teminat altına alınmıştır [Tabakoğlu, 2000].


  • Avarız Vakıfları (Mahalle Sosyal Sigortası): Kent hayatında mahalle sakinlerinin ortaklaşa kurduğu bu vakıflar, modern sosyal güvenlik sisteminin dünyadaki en erken ve en sivil örneklerindendir. Mahallede evi yanan, dükkanı çöken, aniden hastalanan, cenazesi olan veya borcunu ödeyemeyen yoksul bireylerin tüm maddi ihtiyaçları bu ortak fondan karşılanırdı. Avarız vakıfları, bozkırdaki o "imece" ruhunun, Osmanlı kent mahallesine ve istimalet anlayışına uyarlanmış hukuki ve mali bir sigorta mekanizmasıydı [Öztürk, 1995].


Osmanlı ne kadar gelişmiş zemine oturan bir sosyal devlet yapısı bulundursa da öyle bir zaman gelmiş ki devlet kendi çalışanına maaş veremiyor tamamen dış güçlerin etkisinde bir ekonomiyle hayatta durmaya çalışıyordu.Resmen Osmanlı bir felaketin eşiğinde dağılma noktasına gelmişti.Peki ya Türk milleti,devleti dağılsa da var olma  bir olma bilinciyle direnip karşı mı gelecek boyundurluğa girip dış güçlere tamah mı edecekti?


Bağımsızlık,Türk için nefes almaktan farksızdı.Türk peki ya ne yapacaktı? Siyasiler emelleri için vatanın parçalanmasına göz yummuş kendi elleriyle kendi milletinin bağımsızlığı dış güçlere veriyordu. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde bağımsızlık mücadelesine katılan Türk  milleti dünya tarihinde emsali görülmemiş bir mücadele veriyordu.Türk milletinin var oluş mücadelenin kazanılması için fakir halkın birbirine sahip çıkması ve örgütlenmesi gerekiyordu.Milli mücadelenin kazanılması için yerine getirilmesi gerekenlerin yapıldığını en keskin iki şekilde görürüz.


  • Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri (Sivil Örgütlenme Refleksi): İşgaller karşısında merkezi hükümetin çaresiz kaldığı anlarda, Anadolu halkı hiçbir emir beklemeksizin kendi yerel sivil direniş örgütlerini kurmuştur. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri; esnafın, köylünün, ulemanın ve yerel idarecilerin bir araya gelerek kurduğu, gücünü doğrudan maşerî vicdandan alan modern birer "töre kurultayı" işlevi görmüştür. Bu cemiyetler, Ahiliğin o fetret dönemlerinde şehir yönetimini ele alma ve sivil savunmayı sağlama kabiliyetinin 20. yüzyıldaki doğrudan tezahürüdür [Kafesoğlu].


  • Tekâlif-i Millîye Emirleri (Tarihin En Büyük İmecesi): Millî Mücadele'nin dönüm noktası olan Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde, ordunun hiçbir maddi imkânı kalmadığı bir dönemde yayımlanan bu emirler, Türk tarihinin gördüğü en organize ve topyekûn dayanışma hamlesidir. Halk; elindeki son çarığı, çorabı, buğdayı ve bineği hiçbir zorlama olmaksızın, sarsılmaz bir güven ve orduya sahip çıkma refleksiyle teslim etmiştir. Bu durum, Bilge Kağan abidelerinde yankılanan "açı doyurma, çıplağı giydirme" törel buyruğunun, bu kez halk tarafından kendi ordusuna uygulanmış ve ölüm-kalım savaşını kazandırmış olan muazzam bir ulusal imece örneğidir [İnalcık].


Bu karanlık dönem, Türk toplum yapısındaki dayanışmanın sadece huzurlu imparatorluk asırlarında değil; en ağır yıkım, fakirlik ve sahipsizlik anlarında bile aniden uyanabilen kolektif bir savunma mekanizması olduğunu kanıtlamıştır. Nitekim Ziya Gökalp’in sosyolojik sisteminde kuramsallaştırdığı üzere; maddi kurumlardan ibaret olan 'medeniyet' unsurları çökse dahi, bir toplumu ayakta tutan ve onu küllerinden yeniden doğuran yegâne güç, o milletin ruhunda yaşayan sarsılmaz 'hars' (kültür) ve 'maşerî vicdan' (ortak vicdan) birliğidir. (Gökalp, 1976). Millî Mücadele’nin gösterdiği bu topyekûn direniş ve yardımlaşma refleksi bahsedilen bu hars ve maşeri vicdanın en güzel örneği olup Türkleri tarih boyunca bir arada tutup tüm felaketlerin üstesinden gelmesini sağlamıştır. 


KAYNAKÇA

  • Anadol, C. (1991). Türk İslam Medeniyetinde Ahilik Teşkilatı ve Esnaf Loncaları. İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.

  • Barkan, Ö. L. (1942). Osmanlı İmparatorluğunda Bir Kolonizatör Metot Olarak Vakıflar ve Temlikler. Vakıflar Dergisi, (2), 279-386.

  • Bayram, M. (2008). Ahi Evren ve Ahilik Teşkilatının Kuruluşu. Konya: Çizgi Kitabevi.

  • Çağatay, N. (1989). Bir Türk Kurumu Olan Ahilik. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

  • Evrim Ağacı. (2011). Neoteni (Gençlik Süresinin Uzaması): İnsanlar Neden "Büyük Bebekler" Olarak Kalırlar? Evrim Ağacı Popüler Bilim Platformu.

  • Gökalp, Z. (1976). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Kapı Yayınları.

  • Gökalp, Z. (1977). Türk Töresi. İstanbul: Toker Yayınları.

  • İbn Battûta. (2004). İbn Battûta Seyahatnâmesi (Çev. A. S. Aykut). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

  • İnalcık, H. (2006). Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adâlet. İstanbul: Eren Yayıncılık.

  • İnalcık, H. (2016). Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Kronik Kitap.

  • Kafesoğlu, İ. (2014). Türk Millî Kültürü. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

  • Kaşgarlı Mahmud. (2006). Divanü... (Çev. B. Atalay). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

  • Koca, S. (2002). Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Siyasi Yapı. İstanbul: Yeditepe Yayınevi.

  • Koç, Y. (2024). Eski Türklerde Potlaç, Yağmalatma, Hân-ı Yağma, Kençliyü. Ekonomi ve Emek Araştırmaları Dergisi, 6(1), 45-62.

  • Koçak, M. E. (2020). Türk Kültüründe Yağmalı Toy: Timurlular Örneği (1370-1405). Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, 5(2), 273-294.

  • Ögel, B. (1991). Türk Kültür Tarihine Giriş (Cilt 3: Türklerde Ev Kültürü, Cilt 4: Türklerde Yemek Kültürü). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

  • Öztürk, N. (1995). Osmanlı Sosyal Hayatında Avarız Vakıfları. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

  • Tabakoğlu, A. (2000). Türk Dünyasında Şehirleşme Peg Ekonomik Gelişme. İstanbul: Dergâh Yayınları.

  • Turan, Ş. (1990). Türk Kültür Tarihi: Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe. Ankara: Bilgi Yayınevi.

  • Türkdoğan, O. (1996). Sosyal Antropoloji. Ankara: Akçağ Yayınları.

  • Ülgener, S. F. (2006). İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası. İstanbul: Derin Yayınları.

  • Yediyıldız, B. (2003). Türk Vakıf Medeniyeti Üzerine Araştırmalar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

  • Yıldız, H. (1976). Abbasiler Devrinde Türkler. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.







 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Gardaş Azerbaycan Bizim Hatalarımızı Tekrarlamamalı

Özellikle 2020 sonrası duyduğumuz ve katıldığımız bir cümle var. İki devlet tek millet. Azerbaycan çoğu konuda birlikte yol yürüdüğümüz bir dünya ülkesi olmasının yanında halkıyla, kültürüyle tarihse

 
 
 
Siyasal Sistemler ve Modern Cumhuriyet

Siyasal sistemler zamanın yıpratıcı gücüne karşı ne kadar dayanabilir? İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan ve serpilen muhtelif devlet anlayışlarının hepsi, kendi tabiatlarına uygun olarak başlangıçt

 
 
 
Kültür Kavramını Yeniden Düşünmek

“Kültür” kelimesi bugün hayatımızın o kadar doğal bir parçası ki, çoğu zaman neyi ifade ettiğini yeniden düşünme ihtiyacı hissetmiyoruz. Kültür dediğimizde sanat, edebiyat, müzik, dil, gelenek, eğitim

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page