top of page

Kültür Kavramını Yeniden Düşünmek

7 Eki
6 dakikada okunur

“Kültür” kelimesi bugün hayatımızın o kadar doğal bir parçası ki, çoğu zaman neyi ifade ettiğini yeniden düşünme ihtiyacı hissetmiyoruz. Kültür dediğimizde sanat, edebiyat, müzik, dil, gelenek, eğitim, gündelik hayat ya da bir toplumun yaşam biçimi akla geliyor. Bütün bunların aynı kelimenin içinde toplanmış olması, kavramın zenginliğini gösterdiği kadar sınırlarını da belirsizleştiriyor.


Peter Burke’ün dikkat çektiği gibi kültür, tarih içinde başlangıçta daha çok yüksek sanat ve bilim alanıyla ilişkilendirilirken zamanla halk kültürünü, insan yapısı nesneleri ve gündelik hayatın çeşitli pratiklerini de içine alacak biçimde genişlemiştir. Kültür artık yalnızca büyük eserlerin, seçkin düşüncelerin veya estetik ürünlerin adı değildir. İnsanların nasıl yaşadıkları, ne yaptıkları, ne ürettikleri, nasıl konuştukları ve dünyayı nasıl anlamlandırdıkları da kültürün kapsamına girmiştir. Belki de bu yüzden bugün kültürü yeniden düşünmek, yeni bir kültür tanımı yapmaktan daha ilginçtir. Çünkü mesele artık kültürün içine neleri koyacağımızdan çok, insanın neden bütün bunları kültür haline getirdiğini anlamaktır. Bu soruya kavramın tarihine doğru geriye giderek başlanabilir.


“Kültür” kelimesinin Latincedeki kökü colere’dir. Bu fiil işlemek, yetiştirmek, düzenlemek, onarmak, inşa etmek, bakım göstermek, ekip biçmek, iyileştirmek ve eğitmek gibi anlamları bir arada taşır. Cultura ise başlangıçta tarımsal faaliyetleri ifade etmek üzere kullanılmıştır. Başka bir deyişle kültür kelimesinin ilk büyük anlam alanı toprağın işlenmesidir. Bu başlangıç son derece anlamlıdır. Çünkü kültürün en eski imgesi bir kitap, bir tablo ya da bir şehir değildir. Topraktır.


İnsan toprağı olduğu haliyle bırakmaz. Onu sürer, eker, biçer, düzenler ve verimli hale getirir. Doğada kendiliğinden bulunanla insan emeğiyle ortaya çıkarılan arasındaki fark burada belirginleşir. Kültür, en temel anlamıyla, insanın karşısına hazır halde bulunan bir şeyi olduğu gibi kabul etmek yerine ona emek vermesiyle başlar. Bu açıdan bakıldığında kültürün özünde bir ürün değil, bir faaliyet vardır. İnsan ham olanı alır ve işler. Toprak ekilir. Taş yontulur. Ağaç biçimlendirilir. Maden eritilir. Ev yapılır. Yol açılır. Sonra insan yalnızca maddi dünyayı değil, düşünceyi, dili, bilgiyi ve toplumsal hayatı da işlemeye başlar. Böylece kültürün ilk anlamındaki tarımsal faaliyet ile sonraki anlamları arasında bir kopukluk değil, belirgin bir süreklilik ortaya çıkar.


Kültür kavramının tarımdan insanın kendisine doğru genişlemesi de yine aynı “işleme” fikrinin korunmasıyla gerçekleşmiştir. Doğan Özlem’in aktardığına göre Cicero ve Horatius’tan itibaren kültür, insanın yetiştirilmesi, eğitilmesi ve kendi doğal eğilimleri üzerinde çalışması anlamında da kullanılmaya başlanmıştır. Cicero’nun “cultura animi” kavramı bu dönüşümün dikkat çekici bir örneğidir. Bilgi edinmek, akıl yürütmek, belirli ilkelere göre davranmak, kendine hâkim olmak, zevk ve eleştiri yeteneğini geliştirmek ve giderek kişilik sahibi olmak da kültürün anlam alanına dahil edilmiştir. Burada önemli bir dönüşüm gerçekleşmektedir: Kültür artık yalnızca toprağın işlenmesi değildir; insanın da işlenmesidir. Fakat bu dönüşümü yalnızca “topraktan insana geçiş” olarak görmek yine de eksik kalır. Asıl dönüşüm topraktan insana değil, nesneden varlığa doğrudur.


İnsan önce kendisinin dışındaki nesneleri işler. Sonra çevresini düzenler. Ardından bilgiyi, dili, düşünceyi ve toplumsal ilişkileri biçimlendirmeye başlar. En sonunda kendisini de bu sürecin içine dahil eder. Böyle bakınca kültür, bir toplumun sahip olduğu eserlerin toplamından çok daha geniş bir anlam kazanır. Kültür, insanın varlıkla kurduğu ve onu kendi amaçları doğrultusunda dönüştürdüğü ilişkinin kendisidir.


Burke’ün kültür kavramının tarih içindeki genişlemesine ilişkin tespiti de burada önem kazanıyor. Kültürün alanı genişledikçe, onun yalnızca sanat ve düşünceyle sınırlanamayacağı daha açık biçimde ortaya çıkmıştır. İnsanların ürettikleri nesneler, kullandıkları araçlar, günlük alışkanlıkları, konuşma biçimleri ve yaşam pratikleri de kültürel gerçekliğin parçaları haline gelmiştir. Aslında bu genişleme rastlantısal değildir. İnsan nereye emek veriyor, nereye biçim veriyor, nerede bir anlam dünyası kuruyorsa kültürün alanı da oraya doğru genişlemektedir. Bu nedenle kültürün tarihini, bir bakıma, insanın neyi işlenebilir gördüğünün tarihi olarak da okuyabiliriz.


Bir dönemde işlenmesi gereken temel varlık topraktır. Başka bir dönemde doğa ve maddi çevredir. Sonra teknik, bilgi ve semboller öne çıkar. Dil işlenir, düşünce sistemleştirilir, kurumlar kurulur, toplum düzenlenir. İnsan yalnızca yaşadığı dünyayı değil, dünyayı algılama biçimini de biçimlendirmeye başlar. Burada kültürün bir başka özelliği ortaya çıkar: İnsan kültürü üretirken aynı zamanda kültür tarafından üretilir.


Doğan Özlem’in aktardığı Nermi Uygur’un yaklaşımında kültür, insanın düşünme, duyma, davranma, kendisine bakma, özünü görme, değerlerini düzenleme ve yaşam biçimini oluşturma tarzına kadar uzanır. Uygur’un ifadesiyle, “Kültür hem insanın yaptığı, hem insanı yapandır.” Bu düşünce kültürü yalnızca dışarıda üretilen eserlerin toplamı olmaktan çıkarır.


Bir dil yalnızca bir iletişim aracı değildir, o dili konuşan insanın düşünme biçimini de etkiler. Bir eğitim sistemi yalnızca bilgi aktarmaz, nasıl bir insan yetişeceğini de belirler. Bir hukuk düzeni yalnızca davranışları düzenlemez, hak, adalet, sorumluluk ve otorite hakkındaki tasavvurları da biçimlendirir. Bir şehir yalnızca insanların yaşadığı fiziksel bir alan değildir, insanın hareket biçimini, zaman algısını, ilişkilerini ve hatta yalnızlık duygusunu değiştirebilir. İnsan kültürünü kurar, sonra kurduğu kültür insanı yeniden biçimlendirir. Dolayısıyla insan artık yalnızca işleyen değildir. Aynı zamanda işlenen bir varlıktır.


Aslında insanın kendisini işleme fikri yeni değildir. İnsan çok eski çağlardan beri kendisi üzerine düşünmüş, kendisini eğitmeye, disipline etmeye, dönüştürmeye ve aşmaya çalışmıştır. Fakat zamanla insanın kendisine bakışında önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. İnsan kendisini yalnızca verilmiş bir varlık olarak değil, üzerinde çalışılabilecek, geliştirilebilecek ve yeniden biçimlendirilebilecek bir varlık olarak görmeye başlamıştır.


Beden, zihin, karakter, bilgi, beceri, dikkat, alışkanlık ve davranışlar giderek insanın üzerinde müdahale edebileceği alanlara dönüşmektedir. Bu bakımdan kültürel faaliyet artık yalnızca dış dünyayı değiştirme faaliyeti değildir. İnsanın kendisini de kültürün hammaddelerinden biri haline getirmesidir. Buradan teknik dünyaya geçmek kaçınılmaz hale gelir. Çünkü insanın çevresini ve kendisini dönüştürme kapasitesi hiçbir zaman yalnızca zihinsel bir süreç olarak kalmamıştır. İnsan bunu araçlarla gerçekleştirmiştir. Elindeki alet, kullandığı makine, kurduğu ulaşım sistemi ve geliştirdiği iletişim araçları, insanın yapabilirliğinin uzantıları haline gelmiştir.


Lewis Mumford’un yaklaşımı burada özellikle önemlidir. Mumford, tekniği kültürden bağımsız bir alan olarak görmez. Teknik gelişmenin sosyal ve kültürel çevreyle karşılıklı ve çok yönlü bir ilişki içinde olduğunu gösterir. Ona göre teknik gelişmelerin arkasında yalnızca makineler değil, insanın değişen ihtiyaçları, alışkanlıkları, fikirleri ve hedefleri de vardır. Bu nedenle teknik tarih yalnızca makinenin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın kendi yeteneklerini araçlara aktarmasının tarihidir. İnsan önce elini uzatmıştır.


Sonra elinin gücünü alete aktarmıştır. Alet, insan bedeninin yapabileceklerini genişletmiştir. Sonra makine gelmiş, bu genişlemeyi çok daha ileri taşımıştır. Telefon insan sesinin, fotoğraf makinesi gözün, çeşitli makineler kas gücünün, hesap makineleri hesaplama yeteneğinin bir bölümünü dışarıya taşımıştır. Burada kültür kavramındaki “işlemek” fikri yeni bir boyut kazanır. İnsan yalnızca dünyayı değiştiren araçlar yapmamış, zamanla kendi yapabilirliğinin parçalarını da araçlara aktarmıştır.


Mumford’un vurguladığı gibi, makine insanın “becerisi, hayal gücü ve çabasının” ürünüdür. Bu yüzden tekniği anlamak, bir bakıma toplumu ve insanın kendisini anlamaya da açılır. Ve bugün bu süreç çok daha dikkat çekici bir noktaya ulaşmaktadır: Yapay zekâ.


Yapay zekânın kültürel önemi yalnızca daha hızlı işlem yapması ya da daha fazla veriyi değerlendirebilmesi değildir. Asıl mesele, insanın tarih boyunca araçlara aktardığı yeteneklerin niteliğinde ortaya çıkan değişimdir.

Bir taş balta insanın fiziksel gücünü genişletiyordu. Bir matbaa insanın yazılı bilgiyi çoğaltma kapasitesini genişletti. Bir bilgisayar hesaplama ve bilgi işleme kapasitesini genişletti. Yapay zekâ ise insanın zihinsel bazı işlemlerini dışarıya taşıyan yeni bir eşik gibi görünmektedir.


Bu yüzden yapay zekâyı yalnızca yeni bir teknoloji olarak görmek yetersiz kalabilir. Onu kültür tarihindeki daha uzun bir çizginin içine yerleştirmek gerekir.


İnsan önce doğaya biçim verdi.

Sonra maddeye.

Sonra bilgiye ve sembollere.

Sonra toplumsal dünyaya.

Sonra kendi benliğine.


Şimdi ise kendi zihinsel yeteneklerinden bazılarını dışsallaştırmaya başlıyor. Bu çizginin bizi götürdüğü yer oldukça ilginçtir. Çünkü artık yalnızca insanın dışında duran basit bir araçtan söz etmek giderek zorlaşmaktadır. İnsan, bir anlamda, kendi zihinsel faaliyetlerinin bazılarını karşısına alıp onlarla yeniden ilişki kurmaktadır.


Heykel bu açıdan güzel bir örnektir. İnsan kendi bedenini taşa yansıtmış ve kendisini dışarıda biçimlendirilmiş bir nesne olarak seyretmiştir. Heykel, insanın kendisini görmesinin biçimlerinden biridir.


Yapay zekâ ise başka türden bir ayna olabilir. Heykel insanın kendisini görmesinin bir biçimiyse, yapay zekâ insanın kendi zihinsel imkânlarını görmesinin yeni bir biçimi olabilir.

Buradaki mesele yapay zekâyı insan zihniyle özdeşleştirmek değildir. Mesele, insanın kendi zihinsel yeteneklerini dışarı taşıyarak onları karşısında yeniden görmeye başlamasıdır.


Bu da kültür kavramını yeniden düşünmek için yeni bir kapı açıyor. Çünkü kültür yalnızca insanın ürettiği nesneler, eserler, kurumlar ve yaşam biçimleri değildir. Kültür, insanın kendisinden dışarıya çıkardığı ve sonra yeniden kendisine baktığı bir dünya olarak da düşünülebilir.


İnsan bir dünya kurar ve o dünyanın içinde kendisini yeniden kurar. Bu nedenle kültürün hikâyesini yalnızca geçmişte üretilmiş eserlerin tarihi olarak görmek, kavramın canlı tarafını kaybetmek olur. Kültür geçmişten devralınan bir mirastır, ancak yalnızca miras değildir. Doğan Özlem’in vurguladığı gibi insan içinde doğduğu kültürü taşırken aynı zamanda kendi çağını dönüştürebilir, geçmişte örneği bulunmayan yeni düşünce ve yaşam biçimleri yaratabilir. Kültür bu anlamda geçmişin yükünü taşırken geleceğe de açık bir imkândır.


Kültür tamamlanmış bir şey değildir.


İnsan yaşadığı sürece ham olan bir şey vardır. İşlenecek bir toprak, dönüştürülecek bir madde, çözülecek bir problem, öğrenilecek bir bilgi, yeniden kurulacak bir düşünce, düzenlenecek bir toplum ve değiştirilecek bir benlik vardır.

İnsan dünyayı işlerken aslında kendisine ait bir dünya kurar.


Fakat o dünya bir süre sonra insanı işlemeye başlar. Bu nedenle kültür, insanın doğaya karşı kazandığı bir zaferden çok, insan ile dünya arasındaki bitmeyen karşılıklı biçim verme ilişkisidir.


İnsan tarih boyunca işleyebileceği alanların sınırını sürekli genişletti. Önce toprağı, ardından doğayı ve maddeyi, sonra bilgiyi, dili, düşünceyi ve toplumsal dünyayı işledi. Sonunda dönüp kendisine baktı ve kendisini de işlenebilir bir varlık olarak görmeye başladı. Kültür böylece insanın dünyaya biçim vermesinden, insanın kendisine biçim vermesine uzanan bir sürece dönüştü. Bugün ise bu sürecin yeni bir eşiğinde duruyoruz. İnsan yalnızca kendi yeteneklerini genişleten araçlar üretmiyor, zihinsel işleme kapasitesinin bazı biçimlerini de kendi dışına taşıyor.


Kültür tarihinin en ilginç ironisi belki de şudur: İnsan dünyayı değiştirmek için araçlar geliştirdi, sonunda geliştirdiği araçlar aracılığıyla kendi zihnini değiştirebileceği bir noktaya geldi.


Burada yapay zekânın asıl önemi ortaya çıkıyor. Çünkü mesele yalnızca insanın daha güçlü, daha hızlı ya da daha üretken araçlara sahip olması değildir. İnsan kendi zihinsel yapabilirliğini dışarıda yeniden kurmaya başladığında, kültürün öznesi ile nesnesi arasındaki sınır da yeniden düşünülmek zorunda kalacaktır.


İnsan kendi zihnini değiştirebilen araçlar üretmeye başladığında, artık kültürü yapan insan ile kültür tarafından yapılan insan arasındaki ayrımın hâlâ aynı anlamı var mıdır?



Kaynakça

Doğan Özlem, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Doğu Batı Yayınları.

Peter Burke, Kültür Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Lewis Mumford, Teknik ve Uygarlık, Açılım Kitap.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Gardaş Azerbaycan Bizim Hatalarımızı Tekrarlamamalı

Özellikle 2020 sonrası duyduğumuz ve katıldığımız bir cümle var. İki devlet tek millet. Azerbaycan çoğu konuda birlikte yol yürüdüğümüz bir dünya ülkesi olmasının yanında halkıyla, kültürüyle tarihse

 
 
 
Siyasal Sistemler ve Modern Cumhuriyet

Siyasal sistemler zamanın yıpratıcı gücüne karşı ne kadar dayanabilir? İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan ve serpilen muhtelif devlet anlayışlarının hepsi, kendi tabiatlarına uygun olarak başlangıçt

 
 
 
Türk Toplumu ve Dayanışmanın Evrimi

TOPLUM OLGUSU Doğadaki tüm canlı organizmalar, varoluşsal döngülerini başlatabilmek adına bir ana canlıya genetik ve biyolojik olarak muhtaçtır. Ancak doğum anından sonraki yaşam stratejilerinde türl

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page