Bilmek Neyi Bilmektir?
- Burak Yamaç
- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
Az sözle çok şey anlatabilmek, ifade kudretinin zirvesidir. Bizim güzel Yunus’umuz da o zirvenin en yüksek yerinde duranların başında gelir. Onun kimi mısraları vardır ki birkaç kelimenin içine sayfalarca düşünce sığdırır; okundukça genişler, üzerinde duruldukça yeni anlam kapıları açar. Gelin, bunlardan birine yakından bakalım:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır?
Bu dizelerde ilk bakışta öne çıkan düşünce, insanın kendisini bilmesidir. Nitekim sözün varacağı yer de burasıdır. Fakat Yunus, bizi doğrudan doğruya oraya götürmez. Daha ilk mısrada durdurur: “İlim ilim bilmektir.” Koca Yunus hiçbir kelimeyi boş yere söylemez. Burada “ilim” kelimesini iki defa tekrarlamasının da bir sebebi olmalıdır. Pekâlâ, “İlim bilmektir, ilim kendin bilmektir” diyebilirdi. Böyle söylediğinde de cümle ilk bakışta anlamını korurdu. Fakat o, “İlim ilim bilmektir” diyerek yalnızca bilmeyi değil, bilmenin ne olduğunu bilmeyi de önümüze koyar. Başka bir ifadeyle, ilim sahibi olmak isteyen insan önce ilmin yolunu, yöntemini ve ölçüsünü öğrenmelidir. Bu, basit bir söz oyunu değildir. Yunus, daha ilk mısrada bizi bilgi felsefesinin temel sorularından biriyle karşı karşıya bırakır: Bilgi nedir ve insan neyi, hangi yolla bildiğinden nasıl emin olabilir? Çünkü bir şeyi bilmekle onu bildiğini zannetmek aynı şey değildir. Çok sayıda bilgiye sahip olmak da tek başına ilim sahibi olmaya yetmez. Bir insan yüzlerce kitap okuyabilir, hafızasında binlerce isim, tarih ve kavram taşıyabilir; fakat doğru soruyu sormayı, delilleri birbirinden ayırmayı ve bilgisinin sınırlarını görmeyi bilmiyorsa elindeki şey ilimden ziyade dağınık bir malumat yığınıdır. Haritayı okumayı bilmeyen bir yolcunun elinde dünyanın en ayrıntılı haritasının bulunması, onu menziline ulaştırmaz. Önce haritanın dilini öğrenmesi gerekir.
Klasik dünyada usul bilgisine bugünkünden çok daha fazla önem verilirdi. Bir alanda söz söylemeden önce o alanın yolunu ve yöntemini öğrenmek gerektiği kabul edilirdi. Yunus da tam bir mutasavvıf dikkatiyle bu kaideyi ihmal etmez. “İlim ilim bilmektir” derken bilginin ancak bir usul içinde anlam kazanabileceğini hatırlatır. Onun sözünden hareketle şöyle bir sıralama kurabiliriz: Yöntem ve malumat olmadan ilim, ilim olmadan da irfan olmaz. Önce bilmenin yolu öğrenilir; ardından edinilen malumat, usulün süzgecinden geçerek ilme dönüşür. İlim ise insanın yalnızca dış dünyayı değil, kendisini de anlamasına hizmet ettiği ölçüde irfana yaklaşır. Burada yalnızca yöntemden değil, edepten de söz ediyoruz. Çünkü klasik dünyanın anlayışında usul, kuru bir teknikten ibaret değildir. Bilmek isteyen insanın nasıl bakacağı kadar nasıl duracağını da öğrenmesi gerekir. Kendi cehaletini görebilmek, bilmediğini kabul edebilmek, hakikati nefsinden üstün tutabilmek de ilmin edebine dâhildir. Nasıl namazdan önce abdest varsa, ilimden önce de usul ve edep vardır. Hazırlığı yapılmamış bilgi, insanı hakikate ulaştırmak bir yana, onun kibrini büyütebilir. İnsan öğrendikçe hakikate yaklaşmak yerine kendisini hakikatin sahibi zannetmeye başlayabilir.
Günümüzde en fazla gözden kaçırdığımız noktalardan biri budur. Yöntemi öğrenmeden hüküm vermek, usulün terbiyesinden geçmeden söz sahibi olmak, birkaç parça malumatla ilim; biraz ilimle de irfan iddiasında bulunmak istiyoruz. Oysa Yunus daha ilk mısrada acelemizi kesiyor: Önce yol, önce usul, önce edep…
Peki, yöntemi öğrendik, edep kazandık, malumat sahibi olduk. Bütün bunlar kendiliğinden irfanı getirir mi? İnsanın kendisini tanımasına yeter mi? Yunus’un sözü tam bu noktada bizi daha çetin bir soruyla karşı karşıya bırakır: İnsanın kendisini bilmesi ne kadar mümkündür ve ne kadar kolaydır? İnsan tabiatı, toplumu ve tarihi inceleyebilir; gökyüzündeki yıldızlardan toprağın altındaki canlılara kadar pek çok şey hakkında bilgi sahibi olabilir. Fakat bütün bunlar, onun kendisini bildiği anlamına gelmez. Çünkü insanın başkalarıyla arasındaki mesafeyi aşması, kimi zaman kendisiyle arasındaki mesafeyi aşmasından daha kolaydır. Dışarıya bakarken gözümüz açıktır, sıra kendimize geldiğinde ise araya sayısız perde girer.
Bu perdelerin en kalınlarından biri, geniş anlamıyla pedagojidir: ailemizden, çevremizden, eğitimimizden ve içinde yaşadığımız toplumdan aldığımız bütün yönlendirmeler…
Dünyayla ilk ilişkimizi anne babamızın ve yakın çevremizin içinden kurarız. Onların sevgileri ve doğruları kadar korkuları, kaygıları, öfkeleri ve çözülememiş meseleleri de bize geçer. Sürekli tehlikelerden söz edilen bir evde büyüyen çocuk, ihtiyatlı biri olduğunu düşünebilir; oysa davranışlarının ardında kendisine miras kalan bir korku bulunabilir. Öfkenin hâkim olduğu bir ailede yetişen kişi, sertliğini güçlü bir karakterin işareti sanabilir; hâlbuki belki de konuşan, çocukluğundan beri öğrendiği savunma biçimidir. Ardından öğretmenlerimiz, okullarımız, mahallemiz, yaşadığımız ülke, ait olduğumuz toplumsal çevre ve zamanın ruhu devreye girer. Toplumun kanon metinleri, inançları, değerleri, örf ve âdetleri bize neyin doğru, güzel, makbul ve mümkün olduğunu öğretir. İnsan çoğu zaman kendi kanaati sandığı şeylerin ne kadarını ailesinden, ne kadarını toplumundan, ne kadarını yaşadığı çağdan devraldığını fark etmez.
İkinci büyük belirleyici ise biyolojik ve genetik yapımızdır. Bedenimiz, zihnimizin dışında duran yabancı bir nesne değildir. Uykusuzluk sabrımızı azaltabilir, sürekli ağrı dünyaya bakışımızı daraltabilir, hormonal veya metabolik düzensizlikler duygu durumumuzu etkileyebilir. Doğuştan gelen özelliklerimiz, hastalıklarımız ve fiziksel görünüşümüz de benlik algımızın oluşumunda pay sahibidir. Kısa yahut uzun, zayıf yahut kilolu olmak; kronik bir rahatsızlıkla yaşamak veya doğuştan gelen bedensel bir farklılığa sahip bulunmak, kişinin hem kendisine bakışını hem de başkalarının ona nasıl davrandığını etkileyebilir. Beden kaderimizin tamamı değildir; fakat kendimizi inşa ederken karşılaştığımız imkânların ve sınırların önemli bir bölümünü meydana getirir. Anne babamız, öğretmenlerimiz, inançlarımız, yaşadığımız toplum, zamanın ruhu ve biyolojik özelliklerimiz… Bunları bir çırpıda sayabiliyoruz. Fakat bunlarla yüzleşmek, hangilerinin gerçekten bize ait olduğunu sorgulamak, taşıdığımız yükleri dönüştürmek ve gerektiğinde aşmak hiç de kolay değildir. İnsan, kendisini meydana getiren bu kuvvetleri sorgulamayı göze almadıkça ilim sahibi olabilir; fakat irfana ulaşamaz. Çünkü “kendim” diye gösterdiği şey, çoğu zaman ailesinden, toplumundan, çağından ve bedeninden devraldığı eğilimlerin toplamıdır. Aldığı kararları kendisinin aldığını, kurduğu hükümleri özgürce kurduğunu zanneder. Oysa kimi zaman onun adına konuşan korkuları, alışkanlıkları, bedeni veya içine yerleşmiş toplumsal kabullerdir. Kendisini bildiğini sanırken kendisine öğretilmiş kişiyi tanımaktadır.
İrfan tam da burada başlar: insanın kendisi sandığı şeyle hakiki kendisi arasındaki perdeleri fark etmesinde… Görüyorsunuz değil mi? Yunus’un iki mısrası önümüze ne kadar çok mesele çıkardı: yöntemden, edepten, malumat ile ilim arasındaki farktan, ilmin irfana dönüşmesinden ve insanın kendisini bilmesinin hiç de sanıldığı kadar kolay olmadığından söz ettik. Birkaç kelime, bizi bilgi felsefesinden insanın özgürlüğü meselesine, terbiyeden benliğin kuruluşuna kadar uzanan geniş bir düşünce alanına taşıdı. Biz Türkler şiiri sever, sözü güzel söyleriz. Belki daha önemlisi, felsefemizi de çoğu zaman şiirle yaparız. Bizim düşüncemiz yalnızca kavramlarla örülmüş sistematik eserlerde değil; mısralarda, hikmetli sözlerde, türkülerde ve deyişlerde de aranmalıdır. Çünkü bu topraklarda şiir, yalnızca duygunun değil, düşüncenin de taşıyıcısıdır.
Yunus Emre de bu bakımdan yalnızca büyük bir şair ve mutasavvıf değildir. Bunların yanında ve ötesinde, insanı, bilgiyi ve hakikati birkaç sade kelimeyle yeniden düşünmeye çağıran büyük bir filozoftur. Düşüncesini sistematik felsefenin diliyle kurmamış olması, onun felsefi derinliğini azaltmaz. Aksine Yunus, kimi filozofların ciltler boyunca anlatmaya çalıştığını birkaç mısrada söyleyebilen müstesna bir düşünürdür.
Hakikat ehlinin derdi, herkesten önce kendisiyledir. Kendi hükümlerinden, niyetlerinden ve kanaatlerinden hiç kuşku duymayan; kendisini meydana getiren unsurlarla hesaplaşmayan kişi, belki çok şey bilebilir ama kendisini bilemez. Bu nedenle Yunus’un çağları aşan ikazını, bugün şöyle tamamlamak mümkündür:
Kendisiyle başı belada olmayanın hakikatten yana nasibi olamaz.

Yorumlar