Yörüklük: Bir Yaşam Tarzı Değil, Bir Karakter
- Tarık Seğmenoğlu
- 27 Nis
- 6 dakikada okunur
“Toros dağlarına bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez”
Mustafa Kemal Atatürk
Binlerce yıl önce, uçsuz bucaksız bozkırın ortasında yeni bir gün daha başladı. Henüz ne olduğuna dair bir fikri olmayan insan, gördükleriyle şekillenmeye, anlamaya başladı. Göğe baktığında Tanrı’yı hissetti, denizi gördüğünde sonsuzluğu. Kurda saygı duydu, kartala imrendi, atla dost oldu. Karşılaştığı her şeyden farklı meziyetler öğrendi, doğaya saygı duydu. Zamanla konuşmayı öğrendi, kendine bir isim verdi: Türk. Önce korktuğu şeyler zamanla onun arkadaşı oldu, hatta onunla bir oldu. Bütün bu öğrendikleriyle bir ateş yaktı, çevresini aydınlatan ama dokunanı yakan bir ateş. Sonra da yaktığı ateşi yüreğine yerleştirdi ve yürümeye başladı.
Türkler, yaşam tarzlarını her zaman doğaya göre şekillendirdiler. Yerleşik bir düzene geçip o düzenin içine hapsolmak istemediler, doğayla beraber hareket etmeyi tercih ettiler. Bu yüzden hayatları hep hareketli oldu. İklim değiştiğinde, otlaklar tükendiğinde ya da yeni imkanlar gördüklerinde yerlerinde durmadılar, yürüdüler.
Yürümeleri bir tercih olduğu kadar zorunluluktu da aynı zamanda. Bozkır kendisine uymayanı yutardı. Bu yüzden Türkler doğayla çatışmadılar, her zaman adapte oldular. Bu yaşam tarzları sayesinde hem her koşula uyum sağlayacak kadar esnek oldular hem de çelik gibi sertleştiler.
Bozkırın yapısından kaynaklanan bu tercihleri sayesinde gelişen özgürlüklerine düşkün olma eğilimi, yürüdükleri her toprakta böyle anılmalarına neden oldu. At sırtında geçen hayatları onları savaşçı ve dayanıklı kıldı. Bozkırın sert koşulları onlara kendi kendilerine yetebilmeyi, dört bir yanı açık yapısı ise her zaman tetikte olmaları gerektiğini öğretti. Bütün bunlar birleştiğinde ortaya çıkan şey; mücadeleci ruhlu ve asabiyesi yüksek bir ulus oldu. Korku ve umutsuzluk onlar için bir seçenek değildi, zaten bozkır korkanı yutardı. Belki de bu yüzden ve ölüm tabiatın bir gerçeği olduğundan dolayı ölümden korkmadılar, onu bir arkadaş gibi kabul ettiler ve gerektiğinde korkusuzca ölüme de yürüdüler. Türkistan’da kitabelere yazdıkları “Korkmadık, savaştık.” sözü hiç hafızalarından silinmedi, yüzyıllar sonra kanlarıyla yazdıkları İstiklal Marşı da “Korkma!” diye başladı.
Bu karakter, tarih boyunca farklı coğrafyalarda farklı şekillerde kendini gösterdi ancak bu yapının en saf ve en korunmuş halini yörüklerde görmek mümkündür çünkü Yörükler, bu yaşam biçimini uzun süre devam ettirmiştir ve yerleşik hayata geçtikten sonraki yaşam şekilleri de göçebeliğin farklı bir yorumu gibidir. Yörük kelimesi zaten köken olarak “yürümek”ten gelir. Yörüklerin bu yapıyı diğer Türklere göre daha yüksek oranda korumasının sebebi yerleşik hayata geçme sürecindeki farklılıklarla alakalıdır. Yerleşik hayata daha geç geçen ya da yerleşmek için kırsal ve daha özgür sayılabilecek bölgeleri seçen Türkler, zamanla yaşam tarzları sebebi ile bu ismi aldılar. Türkiye’nin her tarafına yayılmış da olsalar özellikle Türkiye’nin Batı kesiminde, Torosların çevresinde ve İç Anadolu bölgesinde nüfuslarının yoğunlaştıkları gözlemlenir.
Bu bölgelerde yaşayan Yörüklerin genelinde rastlanan ortak davranış kalıpları görülür. Pek tabi olarak yerleşir yerleşmez geleneklerini ve adetlerini değiştirmemişlerdir. Bunun da en göze çarpan örneklerinden birisi zeybek oyunudur. Zeybek oyununu oynayan kişi kollarını bir kartal gibi açar, göğsünü yiğitçe öne çıkarır. Adeta beden diliyle hiçbir şeyden korkmadığını haykırır. Zeybek oyunu kendi başına bir asalet ve asabiyet simgesidir.
Bugün gezdiğiniz Yörük köylerinde rastlayacağınız bir diğer motif ise “Kocakarı”dır. Bu sıfat zaman zaman pejoratif anlamda kullanılsa dahi kötü bir ifade değildir. Aslında biraz detaya indiğimizde bu figürün Türkistan’dan beri gelen bir şaman formu olduğunu görebiliriz. Tıpkı şamanlar gibi kocakarılar da o topluluğun hafızasını tutar; hikaye anlatır, bilgedir, görmüş geçirmiştir, şifacılık yapar.
Bütün bunların yanında, Yörüklerin günlük yaşantısında ve yaygın inançlarında da göçebe yaşamın izlerini sürmek mümkündür. Dört bir tarafı düzlük olan bozkırda göçebeler, dağların kutsal olduğuna inanmıştır. Öyle ki Tengri inancında Cennet’in karşılığı Tanrı Dağı’dır. Yörük kültüründe de bunun yansıması olacak şekilde dağlar kutlu ve önemli mekanlardır. Bir yörük için yaşadığı bölgedeki dağ kutsal sayılır ve yazdığı şiirden, ettiği yemine kadar bir dayanak noktası olarak kullanılır.
En net şekilde gördüğümüz motif ise “Efelik”tir. Efeler yerel halktan cesaretiyle nam salmış gözü kara adamlardır. Silahlarını kullanmaktan çekinmezler, yerel adaleti sağlarlar. Özüne baktığımızda bir eşkıyalık formu olan Efelik, halk arasında saygın sayılabilecek bir fenomendir çünkü bu efeler, devletin varlığının ve etkisinin düşük olduğu bölgelerde nizamı sağlama görevini üstlenmiştir. Devletin etkisinin düşük olduğu bölgelerde halkın kendi düzenini oluşturması ve kendisini koruyacak bir mekanizma oluşturmasıdır aslında. Efeler’in birbiriyle çatıştıkları, bazı köyleri koruma altına aldıkları ve diğer köyleri yağmaladıkları da görülür. Devlete yani Osmanlı merkezi idaresi tarafından gönderilen emirlere ve yetkililere pek itibar edilmez. Bir yandan ise Efeler yüzyıllardır gelen bir geleneği de devam ettirmektedir. Göçebe kültüründen gelen kendini korumayı bilen, gerektiğinde her türlü otoriteye meydan okuyan sivil savaşçı formu kendini Efe olarak gösterir, Anadolu İşgale uğradığında bu grupların yerel direnişler başlatması ve Kuvayı Milliye’yi oluşturmaları da tesadüf değildir.
Doğu’ya, İç Anadolu yönüne gittikçe Batı’da Efe ismi verilen bu fenomen kendisini “Seğmenlik” olarak göstermeye başlar. Arada birtakım farklılıklar bulunsa da özünde ikisi de aynı geleneğin yansımasıdır. Efeler gibi Seğmenlerin de Milli Mücadele’ye katkıları vardır. Bunlardan en bilineni Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da Seğmen Alayı tarafından karşılanmasıdır.
Seğmen Alayı’nın Mustafa Kemal Paşa’yı karşılaması sembolik olarak çok önemli bir olaydır. Seğmenlerin kadim bir Oğuz geleneği vardır. Milletin zor günü geldiğinde, uçurumun kenarında ve yıkık bir haldeyken millet “Kızılca Gün” ilan eder. Kızılca Gün ilan edildiğinde Seğmenler yeminlerini tutmak için toplanırlar; kenarları sırmalı sancak ortaya çıkar, bir cami avlusuna dikilir, kurban kesilir ve dualar okunur, alay harekete geçer. Türklerin eski inancındaki ritüellere çok benzeyen bir ritüelle yürümeye başlarlar. Alayın üyeleri davul zurna eşliğinde zeybek oynayarak ilerlerler. Bu alay attığı her adımda, ne olursa olsun Türk ruhunun hala korunduğunu ve hiçbir zaman yenilmeyeceğini gösterir şekilde bir gövde gösterisi gibidir aynı zamanda. Seğmenler o gün tren istasyonuna kadar gider ve Paşa’yı karşılarlar. O noktada görevinden resmi olarak azledilmiş ve milletiyle baş başa kalmış olan Paşa’ya bağlılıklarını bildirir, “Yolunda ölmeye geldik!” derler. Paşa’nın Türk milletine duyduğu ve hiç kaybetmediği inanç daha da pekişmiştir, varoluş mücadelemiz başlamıştır.
Yörükler üzerine yapılan tartışmalarda çokça bahsi geçen bir konu daha vardır: Yörüklerin etnik kökeni. Bu konu her açıldığında Yörüklerin Türk’e benzemediği söylenir birtakım gruplar tarafından. Es geçilen, hatta çoğu zaman bilinçli şekilde bilmemezlikten gelinen taraf şudur ki Türkler her zaman kapsayıcı bir kültüre sahip olmuştur. Gittikleri yerlere adapte olmuş, yerel halkla ilişkiler geliştirmiş ve kimseye etnik kökeninden kaynaklı nefret beslememiştir. Bu kültürden gelen göçebe gruplar Anadolu’ya geldiklerinde otorite tarafından farklı bölgeler iskan edilmiştir. Bu iskanların bir kısmı hedef bölgeleri Türkleştirmek amacıyla, bir diğer kısmı ise boyun eğmeyen grupları dağıtmak amacıyladır. Sonuçta asabiyesi böyle yüksek olan bir millet hiç kimseye, kendisinden olana bile kolay kolay boyun eğmeyecek, adetlerinden vazgeçmeyecektir.
Farklı bölgelere yerleştirilen Yörükler, gittikleri bölgedeki yerel halkla da karışmaya başlarlar pek tabi olarak. Karşılıklı evlilikler yapılır, kelime alışverişleri olur, telaffuzlar değişir. Bu genetik çeşitlilikle beraber dış görünüş karakteristikleri de değişir. Söz gelimi Balkanlardaki bir Yörük ile Orta Anadolu’daki bir Yörük dış görünüş itibariyle tamamen aynı özelliklere sahip olmayabilir. Burada bir parantez açmakta fayda var, durumun gerçekliği Türk karşıtı grupların ifade ettiği şekilde de değildir. Orta Asya genetik mirasına ait özelliklere Yörük gruplarında yoğun olarak rastlanmaktadır. Kaldı ki, genetik olarak Türk olmayan fakat kendisine Türk diyen bir Türk’e kimse sen Türk değilsin deme haddini kendisinde göremez. Zira Türklük bir kan meselesinden ibaret değildir, Türklük bir kültür meselesidir. Charles Elliot’a göre Türk seyahat eden bir göçebedir. Gittiği yerlere çok az şey taşır; bulunduğu toplumun dinini, kıyafetlerini ve adetlerini benimser ancak tüm bunlara rağmen Türk kalmaya devam eder. Yani bavuluna koydukları ne kadar değişirse değişsin, Türk yine Türk kalır; özünü korur çünkü Türklük genetik bir mirastan ibaret değildir. Türk kültürü içerisinde büyümüş ve Türk milletine aidiyet hisleri olan her birey karakteristik Türk özelliklerini gösterir.
Bu tartışmalar sadece Yörüklerin geneli üzerinde yapılan bir tartışmanın yanında spesifik bazı insanlar üzerinden de açılmaya çalışılır. Bir kimliği yok sayma aracı olarak kullanılan tartışmalar, bir kimlik saldırısının hedefleyeceği şekilde Mustafa Kemal Atatürk’e de yönlenir. Mustafa Kemal Atatürk, renkli gözlü ve sarı saçlı olması sebebiyle hakkında Türk olmadığına dair iddialara rastlayabiliriz. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, Anadolu’daki herhangi bir yörük köyüne gittiğinizde sarışın ve renkli gözlü insanlarla karşılaşmanız kuvvetle muhtemeldir, yani Türklerde bu yoktur gibisinden bir varsayım hayli yanlıştır. Öte yandan Atatürk’ün ve kız kardeşi Makbule Hanım’ın doğrudan anlattığı üzere Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Konya’dan Balkanlara yerleştirilen Konyar Yörüklerindendir. Diğer taraftan, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi ise Kızıl-Oğuz ya da Kocacık Yörüklerindendir. Kaldı ki Mustafa Kemal Atatürk, bütün bu dış görünüş özelliklerini bir kenara koyduğumuzda; karakteri, yapısı, davranışları ve kişiliğiyle beraber tam bir Türk’tür; en büyük Türk’tür. Boyun eğmeyi ömrü boyunca kabul etmemiştir, cesurdur fakat aceleci değildir, kimsenin önünde eğilmemiştir. Dışarıdan bir göz olarak baktığınızda bütün verileri kesin yenilgiyi işaret eden bir mücadeleye girişmiş ve bütün ihtimalleri yenerek bu mücadeleyi kazanmasını da bilmiştir. Çünkü Türk budur, mucizedir.
Sonuç olarak, Türkler Türkistan’da başlayan yolculuklarında dağları aşmış, onlarca farklı coğrafyaya uğramıştır. Her gittiği yere kendisinden bir parça götürmüş, her gittiği yerden de kendisine bir parça almıştır. Giydiği kıyafet, inandığı din, yaşadığı toprak hatta konuştuğu dil bile değişse de karakteri her zaman aynıdır. Atatürk, Toros Dağları’na baktığında kadim Türk kültürünü en saf haliyle yaşayan Yörüklerde umudu görmüştür ve o dağlara baktığında gördüğü karakter de onu yaratmıştır, zira kendisi de bir Yörüktür. Onlar şekil değiştirseler de artık çadırlarda yaşamayı bıraksalar da damarlarındaki kan aynı kandır. Akan bir su gördüklerinde yanına bağdaş kurup suyu izleme ve bir türkü çığırma isteğini her zaman içlerinde hissetmeye devam edeceklerdir. Her zaman, en zorlu anlarda bile umudun simgesi olmaya devam edeceklerdir çünkü Yörüklük bir yaşam tarzından ziyade bir karakter meselesidir ve o karakter, gerektiğinde ayağa kalkmayı her zaman bilir.
KAYNAKÇA
Aydemir, Şevket Süreyya. Tek Adam. Cilt 1. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1969, 30–31.
Elliot, Charles. Turkey in Europe. London: Edward Arnold, 1908. “The Turks,” 70–155.
Ögel, Bahaeddin. Türk Kültür Tarihine Giriş. Cilt 1. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978, 39–44, 48–49, 57–71, 73–77.
İslam Ansiklopedisi. “Mustafa Kemal Atatürk.” https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-kemal-ataturk
İslam Ansiklopedisi. “Şamanizm.” https://islamansiklopedisi.org.tr/samanizm
İslam Ansiklopedisi. “Türk.” https://islamansiklopedisi.org.tr/turk
Atatürk Ansiklopedisi. “Kuvâ-yı Millîye.” https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/546/Kuv%C3%A2-y%C4%B1_Mill%C3%AEye
Atatürk Ansiklopedisi. “Seymen Alayı.” https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/276/Seymen_Alay%C4%B1



Yorumlar