top of page

Türk Genci, Kubilay’ı Unutma !

25 Eyl
5 dakikada okunur

1920’lerin Türkiye’si küllerinden doğmuş ve yepyeni bir hikaye yazmak için imparatorluğun sisini dağıtma ümidi içerisindeydi. Yorgun bir coğrafyada, ağır bir uykudan uyanma mücadelesinin ardından, aklın ve bilimin ışığında aydınlık sabahlara uyanmanın sancılı mücadelesi hala sürüyordu. 1930’lar itibarıyla harflerin, kıyafetlerin, hukukun ve eğitimin yeni formlar kazandığı, devrimlerin Anadolu’nun ücra köşelerinde bile yankı bulduğu bir dönem yaşanmaya başlamıştı. Köklü zihniyetlerin değişimi elbette zaman zaman sancılı oluyordu. Geçmişe bütünüyle bağlı olanlar, ayrıcalıklarını kaybedenler ve değişime mesafeli taşralı muhafazakâr fikirlerle aydınlık günlerin mücadelesini verenler karşı karşıya geliyordu. 23 Aralık 1930 günü Menemen’de Cumhuriyet’in genç ve idealist evlatlarından Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın vahşice katledilmesiyle günümüz Türk gençliğine Cumhuriyet’i korumak konusunda en büyük vazife miras kaldı.


Kubilay Olayı’nı anlayabilmek için dönemin kültürel ve ekonomik şartlarını iyi bilmek gerekir. Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarının bin bir gayretle inandıkları Cumhuriyet’in modernleşmesi için mücadeleleri olanca hızıyla devam ediyordu. Bu olaylardan daha birkaç yıl önce saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurulması, Cumhuriyetin ilanı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve kapatılması, halifeliğin kaldırılması, Şeyh Sait ayaklanması, Takriri Sükun Kanunu, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve kapatılması gibi büyük değişimlerin etkileri sürüyor ve bu değişimler beraberinde çeşitli fikir ayrılıklarını da doğuruyordu. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nı kazanan lider kadro arasında da fikir ayrılıkları sonucu muhalif kitleler oluşmaya başlamıştı. Benzer bir durum halk arasında tecelli etmiş, halkın bir kısmı yapılanları eski düzeni bozmaktan ibaret görüyor, bir kısmı ise tüm bu yeniliklerin sonuçlarını almayı bekliyordu. Buna ek olarak 1929 yılının ekim ayında tüm dünyada patlak veren ekonomik krizden Türkiye de payına düşeni almış, ekonomik zorluklar da peşi sıra gelmişti. Durumun huzursuzluğunu derinden hisseden Mustafa Kemal Paşa’nın yurt içindeki gezileri sırasında Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a (1973, s. 435) sözlerini şu sözlerle aktarmıştır: “... Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi-manevi perişanlık içerisinde...”. Bu sözleri söylediği sırada toplum nezdinde, basında ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde giderek artan hoşnutsuzlukların bir yerde patlak verme ihtimalinden, merkez denetiminin yitirilmesi fikrinden kaygı duyuyordu. Bu noktada Mustafa Kemal Atatürk, ekonomik ve siyasi olarak halkı huzursuz eden sorunların meclis ortamında tartışılması ve iktidarı denetleyecek yeni bir kontrol mekanizması kurulması gerektiğine inanıyordu. 1930 yılının Ağustos ayında Atatürk’ün de desteği ve güvencesiyle Serbest Cumhuriyet Fırkası Fethi Okyar tarafından yeni bir nefes olması ümidiyle kurulmuştu. Ne yazık ki çok kısa sürede devrimlere karşı olan, eski düzeni geri getirme arzusu duyan çevrelerin ortak zeminde buluştuğu bir merkez halini aldı. Bunlara ek olarak Fethi Bey’in olaylı İzmir gezisi ve ardından belediye seçimlerinde iki parti arasında yaşanan siyasi tartışmalarla ülkedeki gerilim her geçen gün artmaya devam etti. Tüm bu olaylar kuruluşundan 3 ay sonra Fethi Okyar’ın partiyi kapatma kararı ile neticelenmiştir. Halkın sesini duyurabilmesi ümidiyle ortaya atılan bu fikir de başarısızlıkla sonuçlanınca devrim karşıtı bir grup gerici, Menemen’de doğrudan Cumhuriyet’i hedef alan bir isyana girişti.


İslam dininin mantık ve yargıya dayanan yanını cehaletlerinin karanlığıyla görememiş ve yapılmaya çalışılan tüm yeniliklerde bulduğu gediklerin üstüne gitmiş bu irticai hareket özellikle gerici çıkar düzeni içinde kenetlenmişti. Bu sözde din adamı zümresi, kendi karanlıklarıyla yeniliğe karşı tüm eskinin yeğ olduğu fikrini benimsemiş ve halka da zerk etmek gayretinde bulunmuşlardı. 


Cumhuriyet’in bu sancılı günlerinde, Nakşibendi tarikatı mensubu Giritli Derviş Mehmet önderliğinde büyük bir ayaklanma hazırlığına başlandı. Divan-ı Harp Mahkemesi tutanakları ve iddianameye göre failler yaklaşık 4 ay boyunca hazırlık sürecinde Manisa çevresinde bulunmuş ve burada oldukları süre boyunca olayın nasıl gerçekleşeceğini planlamış ve kullanacakları silahların tedarikini konusunda çalışmalara başlamışlardır. Derviş Mehmet ve beraberindeki kişilerin Bozalan’da toplandıkları zaman içinde günlerce esrar içerek zikirlerini sürdürdüğü ifade edilmiştir. Planların tamamlanması ardından “dinin elden gittiği” argümanının ardına sığınarak hain planlarını ortaya koymaya hazırlanmışlardı. Derviş Mehmet bu süre içerisinde kendini “Mehdi” ilan etmiş ve şeriatı geri getireceğine dair söylemleriyle kendine taraftarlar çekme gayreti içinde bulunmuştur. Cumhuriyet’e ve kurumlarına yönelik bu saldırı, hurafelerle beslenmiş irticai bir ayaklanmadır. 


23 Aralık 1930 sabahı, Derviş Mehmet ve silahlı müritleri Menemen’de bir camiden aldıkları yeşil bayrağı ilçe meydanına dikip herkesi “şeriat bayrağı altında toplanmaya” çağırmışlardır. Ülke genelindeki siyasi problemler, ekonomik şartların ağırlığı, Cumhuriyet’in taşradaki otorite boşluğu, eğitimsiz ve sömürüye açık kitlelerin dini semboller karşısındaki kırılganlığı da bu olayın cereyanına ortam hazırlamıştı.


İsyancıların sesinin yükseldiği sıralarda Menemen Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Fahri Bey olay yerine gelmiş ve isyancının “Ben Mehdi’yim, şeriatı ilan ediyorum, kimse bana mukavemet edemez, çekil!” söylemi üstüne Fahri Bey’in yanındaki jandarma erleriyle meydanı terk ederek Hükümet Konağına çekilmesi devlet otoritesini zayıf göstererek isyancıların güç bulmalarına ve onu destekleyenlerin de onun hayali iddialarına duydukları güveni pekiştirmiştir. Fahri Bey, çekildiği Hükümet Konağında Alay Komutanlığı ile iletişime geçerek askeri yardım talebinde bulunmuştur.


Emrine verilen acemi asker birliğiyle desteğe gönderilen Asteğmen Kubilay kısa sürede meydana ulaşmıştır. Emrindeki askere “süngü tak” emri verdikten sonra askerlerin içinden ayrılarak “Mehdi” Mehmet ve çevresindekilere yaklaşarak derhal dağılmaları gerektiğini bildirmiştir. Aralarında çıkan tartışma sonrası esrar etkisindeki “Mehdi” Mehmet silahını ateşlemiş ve Kubilay Bey’i ağır şekilde yaralamıştır. Emrindeki askerlerin küçük bir ilçede konuşlanan küçük bir birlik olması, büyük bir hızla harlanan isyanı bastırmak üzere yetiştirilmiş bir birlik olmaması, acil yardım talebi üzerine en yakın sevk edilebilecek ekibin acilen görevlendirilmeleri bu isyan üzerindeki otoriteyi bir kez daha zayıf göstermiştir. Erlerin tüfeklerinde atış talimlerinde kullanılan ve sadece havaya ateş açmak suretiyle kullanılan manevra fişeklerinin bulunması olayı bastırmaya yetmemiştir. Öfkeli isyancılar arasında silahlarının yetersizliğinin farkında olan askerler dağılırken Mustafa Fehmi Kubilay ise yaralı halde olayın merkezinde bulunmaktaydı. Derviş “Mehdi” Mehmet ve yanındaki Ali oğlu Hasan ve Şamdan Mehmet ile birlikte Kubilay’ın başını keserek canice bir katliama adlarını yazdırmışlardır. Asteğmenin kesilen başının Derviş Mehmet tarafından bayrak direğine takılması olayın bir cinayetten çok daha fazlası olduğunu, Cumhuriyet’in getirilerine ve yeniliğine karşı vahşi bir gövde gösterisi olduğunu gösterir. Bu esnada olaya müdahale etmek için ateş açan mahalle bekçiliği görevindeki Hasan ve Şevki de olay yerinde şehit edilmiştir. Dökülen bunca kanın ardından garnizondan ağır makineli tüfekli birlikler olaya müdahale etmiş, Derviş Mehmet ve eli kanlı işbirlikçileri olay sonrası ölü olarak ele geçirilmiştir. Bu olay Cumhuriyet’in memleketi aydınlatmak üzere yanan meşalesi ile karanlık Orta Çağ temsilcisi zihinler arasındaki kanlı çarpışmanın bir örneği olarak zihinlerde yer etmiştir. 


Yaşananların Ankara’dan duyulmasının ardından en üst kademelerden çok sert açıklamalarla siyasi bir refleks gösterilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk yayınladığı taziye mesajıyla yaşananları yerel bir adli vaka olarak görmediğini ve tamamının laik devlet düzenine, devrimlere yöneltilmiş bir tehdit olduğunu vurgulamıştır. Bununla birlikte Divân-ı Harb-i Örfî mahkemesi de Cumhuriyet’in irticaya karşı kendini savunma mekanizmasının bir yansıması haline gelmiştir. Mahkeme eliyle yapılan yargılamalar Derviş Mehmet ve müritlerine ek olarak isyanı destekleyenleri, alkışlayanları ve Kubilay’ın içinde bulunduğu hale sessiz kalan herkesi içine alacak şekilde genişletilmiştir. Mahkeme "hıyanet-i vataniye" kapsamında verdiği cezalarla bu tarz direnişlere müsamaha gösterilmeyeceğini kesin bir dille belli etmiştir. Cumhuriyet’in aydınlık yüzünü temsil eden evlatlarından olan Kubilay’a “Devrim Şehidi” unvanı layık görülerek devrimlerin dokunulmazlığı toplumsal hafızaya bir kez daha vurgulanmıştır. 


Toplumun hafızasında derin yer tutan bu olaylar sonrasında Cumhuriyet gazetesinin girişimiyle Menemen’de Kubilay, Bekçi Hasan ve Şevki Bey’in ellerinde çelik mızrak taşıyan tunçtan heykelleri yapılmıştır. Granitten örülmüş bloğa ek birbirine kenetlenmiş üç sütundan meydana gelen anıtın ön yüzünde “İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz." yazısı bulunur. Halkın finansal desteğiyle yapılan bu anıt 24 Aralık 1934 tarihinde görkemli bir törenle açılmıştır.


Sonuç olarak, Cumhuriyet meşalesinde tüm Türk gençliğinin bir kıvılcım olduğu bir kez daha hatırlamak gerekmektedir. Cumhuriyet’in bizi biz yapan tüm değerleri uğruna Kubilay ruhu taşımak, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde vurgulandığı üzere Cumhuriyet’i tüm ahval ve şerait içinde korumak tarihi sorumluluğumuzdur. Kubilay, tarih kitaplarında anlatılan trajik bir mağdur olmaktan çıkarılıp Cumhuriyet’in devrimlerine yönelecek her türlü tehdide karşı ebedi nöbetçi kimliğiyle hafızalarda kalmalıdır. Halk Dostu gazetesi bu olayların ardından zihinlere mıh gibi kazınması gereken o manşeti atmıştır: “Türk Genci Kubilay’ı Unutma!”


KAYNAKÇA


Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. 1997. Cilt II (5. Baskı). Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları.

Ertem, B. 2010. Siyasal Bir Muhalefet Denemesi Olarak Serbest Cumhuriyet Fırkası. Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. Cilt 1, No. 2. 72.

Goloğlu, M. 1972. Devrimler ve Tepkileri (1924-1930). Başnur Matbaası.

Menemen İrtica Hadisesi. 1931. Ayın Tarihi. Cilt 24, No. 82-83. 6903-6904.

Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler: 150’likler, Kubilay Olayı. 1998. T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Araştırma ve Koordinasyon Daire Başkanlığı Yayın No. 129.

Soyak, H. R. 1973. Atatürk’ten Hatıralar (Cilt II). Yapı Kredi Bankası Yayınları.

Yazman, A. T. 1973. Devrimlere Karşı Bir Direniş: Menemen Olayı, Nedenleri ve Gerçek Yüzü. Sigorta Dünyası Dergisi. Cilt 14, No. 158. 19.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Gardaş Azerbaycan Bizim Hatalarımızı Tekrarlamamalı

Özellikle 2020 sonrası duyduğumuz ve katıldığımız bir cümle var. İki devlet tek millet. Azerbaycan çoğu konuda birlikte yol yürüdüğümüz bir dünya ülkesi olmasının yanında halkıyla, kültürüyle tarihse

 
 
 
Siyasal Sistemler ve Modern Cumhuriyet

Siyasal sistemler zamanın yıpratıcı gücüne karşı ne kadar dayanabilir? İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan ve serpilen muhtelif devlet anlayışlarının hepsi, kendi tabiatlarına uygun olarak başlangıçt

 
 
 
Türk Toplumu ve Dayanışmanın Evrimi

TOPLUM OLGUSU Doğadaki tüm canlı organizmalar, varoluşsal döngülerini başlatabilmek adına bir ana canlıya genetik ve biyolojik olarak muhtaçtır. Ancak doğum anından sonraki yaşam stratejilerinde türl

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page