Tiranlara Karşı İttihatçı Dir Don Kişot
- EKREM TOPUZ

- 14 Eki 2025
- 10 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Eki 2025
“İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. Anonim
Giriş
Dünyanın acımasız gerçekliğine karşı engin duyguların verdiği serinlik vardır. Vicdan muhasebesinin ardından başınızı yastığa rahatça koyabilmek gibi. Dalkavuklar içinde onurlu bir duruş göstermek, karanlığı yaratanların üzerine amansızca yürümek saadet dolu bir yaşamın değil hak edilmiş bir yaşamın gerekliliğidir. -Yani en azından ben böyle düşünüyorum.-
Cervantes’in Don Kişot'u ortaokul yıllarımda benim için sadece öğretmeninimin zorunlu kıldığı bir okumaydı. O günlerden kitaba dair aklımda kalanlar; Don Kişot’un savaşçı ruhu, güzel atı Rosinante’si ve derinden bağlılık duyduğu sevgilisi idi. Geçtiğimiz günlerde kitabı ikinci kez okurken içimden şu cümleler döküldü “Tiranlara karşı Don Kişot gibi mücadele etmeli” ardından bir film karesi gibi zihnimde şu isimler belirdi; Magosa sürgününde Namık Kemal, Hürriyet devriminde Resneli Niyazi, Segesvar'da Sandor Petofi, Bab-ı Ali’de Yakup Cemil Auschwitz'de Witold Pilecki, Çegan Tepesinde Enver Bey, Trablus Limaninda Burgiba, İzmir Konak’ta Hasan Tahsin ve daha niceleri… Hepsi Don Kişot’tan daha gerçek olarak eylemsel kararlılığının ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Yorganımın altından romanın sayfalarını aralarken, Don Kişot, yiğit atı Rosinante’sinin üzerinden sürekli bana bağırıyor, hüzzamlı bir şarkı gibi bam telime dokunuyordu; “Bireysel çıkar kavgalarını bırakıp ortak iyi için mücadele etmezse, toplumun dayatmalarından ve yanlış değer yargılarından arınıp onların karşısında direnmezse, demokrasinin kaçınılmaz olarak yarattığı demagoglara karşı hakikatin şarkısını söylemezse… İnsan, ne kadar özgürdür?”
“Hayallerinin kılavuzluğunda, kendi hayatını seçen” inandığı değerler uğruna kararlılıkla savaşan şövalyemizin yolculuğuna gelin birlikte tanık olalım. Çünkü gezgin şövalyemiz Don Kişot’un Endülüs’ten bize bir mesajı var. Bu mesaj asırlar öncesinden bugünün demokratik toplumuna, vahşi kapitalizmin pençesinde kaybolan insana ve tiranlara karşı erdemli bir mücadelenin reçetesini fısıldıyor.
Ama önce fani hayatıyla bu ölümsüz karakteri yaratan Cervantes’in hayatına bakalım.
Fani Bir Hayatın Ölümsüz Yaratıcısı: Cervantes
Cervantes bundan yaklaşık 470 yıl önce, Madrid yakınlarındaki küçük bir kasabada hayata gözlerini açtı. Sık sık seyahat eden eczacı bir ailenin yedi çocuğundan biriydi. Kimilerine göre hükümlü olduğu için, kimilerine göreyse eğitim amacıyla Roma’ya gitti. Ardından donanmaya yazıldı.
Akdeniz ülkelerinin, karadan ve denizden Türkler tarafından tehdit edildiği bir dönemde, Haçlı ittifakıyla birlikte İnebahtı Deniz Savaşı’na katıldı. Bu savaş sırasında bir kolunu kaybetti. Kaçmaya çalışırken Osmanlı deniz devriyesine yakalandı ve sekiz yılı aşkın bir süre Türklerin esareti altında yaşadı. Bu dönemi ve Türkleri, daha sonra kaleme aldığı satırlarda anlatmayı da ihmal etmedi. Esaret yıllarının ardından ülkesine döndüğünde, ödüllendirilmeyi bekliyordu. Ancak kutsal savaşın çığırtkanları onu unuttu. Bu vefasızlık Cervantes’i derin bir düş kırıklığına sürükledi.
Kollarından birini Akdeniz'in tuzlu suyunda, Türklere kaptırmış Cervantes, bütün düş kırıklıklarıyla artık İspanyol “altın çağının” tam orta yerindeydi. Yeni Dünyanın keşfi ile Amerika kıtasından İber yarımadasına akıtılan altınlar toplumun fay hatlarını gün yüzüne çıkarmış sosyal çöküş başlamıştı. Bu dönem, kral ve çevresindeki soylu bir grup için “altın çağ” olarak adlandırılsa da Don Kişot’u deyimiyle “bakır bir çağ”dan ibaretti aslında. Sevilla sokaklarlarındaki açlık, Kurtuba banliyölerindeki sessizlik onun satırlarında çığlığa dönüşüyordu. Kiliselere nüfuz eden sapkınlık, katolik Kralların siyasi dayatmaları, devletin açgözlü vergi tahsildarları, eşlerini aldatan erkekler, kürek mahkumları, dogmalarıyla aklın yoluna direnen din adamları ve Engizisyon Mahkemeleri hepsi ince bir hicivle Cervantes’in satırlarında yer bulacaktı. Başta Katalanlar olmak üzere önüne gelenin Endülüs yollarında eşkiyalık yaptığı bu hazin devirde mazlumları korumak ve kollamak için Don Kişotu yaratır Cervantes.
Cervantes’in fani hayatıyla ölümsüzleştirdiği Don Kişot doğusundan batısına dünya edebiyatının en çok okunan romanları arasına girmiştir. Dostoyevski, Don Kişot için “insan düşüncesinin en son ve en yüce sözü, insanın ifade edebileceği en acı ironidir” ifadelerini kullanmıştır. İspanya Kralı III. Felipe bile kendinden geçmiş bir öğrencinin haberini aldığında şu yorumda bulunmuştur: "Ya kendini kaybetmiştir ya da Don Quijoteu okumaktadır".
“Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtaramazsam kendimi de kurtaramam.” diyen Gasset gibi yekpare bir diğerkâmlık ile atını süren Mançalı şövalye Don Kişot’un hikayesine artık başlayabiliriz…
Kavga, Sevda ve Hürriyet: Don Kişot
-Don Kişotumuz henüz daha Don Kişot değilken-
Mancha ilinin küçük bir köyünde yaşayan Alonso adındaki asilzâdemizin çarçur etmeyeceği sürece ona ömür boyu yetecek kadar parası vardır. Asilzâde dediğime bakmayın evindeki hizmetçilerle aynı kaptan çorba içen, kapısına gelen ihtiyaç sahiplerini geri çevirmeyen mütevazi bir adamdır. Şövalye kitapları okumaya son derece meraklıdır. Hatta bu yüzden çevresi tarafından ona deli gözüyle bakılmaktadır. Bir gün yine evine dönerken çuvallar dolusu gezgin şövalye kitabı almış odasına çekilip okumaya başlamıştır. Haksızlığa karşı mazlumun yanında olan roman kahramanlarını dünyanın en yüce insanları olarak görmektedir. Lâkin dışarıya baktığında artık böyle şövalyelerin yerini kötü insanların aldığını, zayıfların ezildiğini, adâleti sağlamakla görevli hâkimlerin güçlünün yanında olduğunu görünce kendisine şu sözleri sorar; “Soylu bir geçmişim, korkusuz bir yüreğim, adâleti temsile yeterli bir aklım var!.. Neden bu yiğit şövalye ben olmayayım? Zalimlere haddini bildirmekten, zayıfların imdâdına koşmaktan beni alıkoyan nedir?” diyerek vicdanlara ateş eder ve bir süre düşünür. Ardından gür bir sesle haykırmaya başlar; “Titreyin ey zalimler! Sevinin bütün ezilenler! Düzeni bozulmuş şu dünyaya, "Mutlu Çağ”ı getirecek olan yiğit bir şövalye doğuyor!..” İşte hikayemiz böyle başlıyordu.
Şövalye olmaya karar veren asilzademiz hemen ahıra inerek atını kontrol etti. Cervantes’in değimiyle “uyuz ve ve zayıf” olan bu beygir ona başka göründü ve hemen bir isim buldu. Hikayemizin ilerleyen sayfalarında Cervantes’e nispet yaparcasına yüreğiyle devleşecek olan “Rosinante”ydi bu isim. Akhilleus'un atları kadar ölümsüz olmasa da büyük İskender'in Bukephalus'u kadar zarif Enver Paşa’nın kır’atı Derviş kadar gözüpektir, kahraman Rosinante’nin.
Sırada kendisine bir isim bulmak vardı. Dilinde adeta bir şarkı gibi büyüyen “Mançalı Şövalye Don Kişot” ismine onuncu günün akşamında karar kıldı. Geriye ise sadece âşık olacağı sevgiliyi bulmak kalmıştı. Çünkü okuduğu bütün şövalye kitaplarındaki kahramanların bir sevgilisi vardı. Don Kişot kendi zihninde yarattı aşkını. Şövaleyeler ona “Tobasolu Dulsinea” adını fısıldadı. Artık şövalyemiz derinden bağlılık duyuyordu bu kadına. Âşık olduğu kadın için aşılamayacak yollar yoktu. Uğruna savaşmak gerekirse kılıcına sarılmaktan asla çekinmeyecekti. Devlerin üzerine yürüyecek, şövalyelerle düelloya girişecek, büyücülerle savaşacaktı. Efsunlu güzelliğe sahip bu prenses, “La Mancha'lı Don Kişot’un” kararlı ruhunu adeta perçinliyordu. Lakin şövalyemizin sevgilisine duyduğu bu hissiyat hürriyete duyduğu aşkın önünde değildi. Tıpkı "Aşkım için hayatımı hürriyetim için aşkımı feda ederim" diyerek 26 yaşında Ruslara karşı giriştiği muharebede dağlarda hürriyeti icin ölmeyi göze alan Macar Ulusal Devriminin büyük Şairi Petöfi gibi. Bu büyük şairin ölümüyle şiirlerini onurlandırdığını söylemek yanlış olmaz.
Artık her şey tamamdır. Kahramanımız “insanı tembelliğe davet eden kuş tüyü yastığını” bir gece ansızın terk ederek yiğit atı Rosinant’ın üzerinde Monteil Ovası’na doğru yol almaya başladı. Bu yolculuğu kısa sürecekti. Çünkü dünya malına tamâh etmeyen şövalyemiz yanına para bile almamıştı. Üstelik seyisi de yoktu. Alelâde bir hancı tarafından şövalyelik ünvanını aldı ve hancının “parasız şövalye mi olur ulan” lafları arasından köyüne döndü. Kahramınımız aynı köyde yaşadığı Sanço Panza adındaki bir köylüyü seyislik için gözüne kestirmişti. 35 yaşlarındakı kısa boylu, kilolu bu adamın evine giriyor çıkıyor onu şövalye seyisliği için ikna etmeye çalışıyordu. Don Kişot, bu işin çok şerefli ve bol kazançlı olduğu anlatıp dururken seyis adayımız “ne şerefi! açız aç!” minvalindeki şu çıkışı yaptı “Şerefini boş verin de, çünkü o soyluların değer verdiği bir şeydir, siz getireceği kazançtan bahsedin Senyor,” Şövalyemizin ilk teklifini reddeden Sanço Panza, Don Kişot’un krallıklar ve adalar vaadini reddedemeyecek ve böylece seyisliği kabul edecekti….
Cervantes bu iki yoldaşın arasında geçen diyaloglarla seslenecektir artık okuruna. Don Kişot ve Sança Panza çıktıkları bütün maceralarda kurdukları cümlelerle akıl ile hayâlin ikircikli yapısıni temsil ederler. Tıpkı ömrümüz boyunca “hangisinin sesini dinlesem” diye derin düşüncelere daldığımız aklın ve kalbin sesi gibi. İnsan vâroluşunun temelindeki çelişki de burada yatar. Yazarımız bu iki karakter üzerinden hayâl ile hakikatin, realizm ile romantizmin, akıl ile kalbin kaçınılmaz çatışmasını ortaya koyar. İdealist Don Kişotumuzun hayatı kavga, sevdâ ve hürriyetten ibaretken; pragmatist Sanço Panzamız oburluğu ve açgözlülüğüyle, sistemin çarkına uyum sağlayan sıradan insanın kaçınılmaz trajedisini yansıtır.
İttihatçı bir Don Kişot içinse hayatta denge yakalamak en mühim olanıdır.
Yani Attila İlhan'ın değimiyle "en padişah korkulara direnebilen" Mustafa Kemal kadar kararlı, lakin 1923'ün ekiminde ilan edeceği cumhuriyeti ömür boyunca yüreğinde "milli bir sır" olarak taşıyacak kadar realist olmalıdır.
Değirmenlere Hücum, Enver Bey Çegan Tepesinde
Mançalı Şövalyemiz ve Sança Panza yine bir macerada…
Atıyla ova üzerinden giderken uzakta gördüğü yeldeğirmenlerini devlere benzeten Don Kişot “hepsini öldüreceğim” diyerek Sanço Panza’ya seslenir. Sanço’nun “bunlar dev değil yeldeğirmeni” uyarılarına rağmen kahramanımız atı Rosinantı mahmuzlayarak dörtnala değirmenlerin üzerine yürür. Mızrak darbesiyle birlikte atından ağır bir şekilde düşer. Şövalyemiz kendisini kaldırmaya gelen seyisine yönelerek şöyle seslenir “İnsan, tâlihinin cilvelerine esir olduğunu en çok savaş mesleğinde anlar. Hele düşman, kitaplarımı çalan o korkunç büyücü Freston olursa. Ne yaptıklarını şimdi pekâlâ anlıyorum. Devleri yenme şerefini elimden almak için onları değirmen şekline soktu. Sabredelim, kılıcım er geç onun hilelerini alt edecektir."
Yeldeğirmenleri sadece birer metafordur. Sistem yeldeğirmeninin kendisidir. Ve insan dünyaya korku salan ve yok edilmesi gereken bir dev var ise kalemle yahut mızrakla aksiyon almalıdır. İstibdât rejiminden kurtulmayı hayâl edebilmek gibi. Ohrili Eyüp, Resneli Niyazi ve Yüzbaşı Enver gibi devlerin istibdadına karşı inisiyatif alıp harekete geçebilmek eylemsel bir kararlılıktır. Genç Enver Hürriyet devrimini ilan etmek için dağlara çıkarken şunları şöyler
“artık Selanik'e veda ediyordum. Nişanlarımı sökerken hissettiğim ufak bir teessür büsbütün zail olmuştu [kaybolmuştu]. Vakıa artık, eski tahayyülatım [hayallerimdeki] gibi, memlekete hadim iyi bir asker olamayacaktım. Çünkü bu andan itibaren hiç idim. Dağda ise, kim bilir, hangi kurşunla vurularak, asi diye, cesedim bir köşeye atılacaktı. Fakat, memnun idim. Çünkü, şimdiye kadar, memlekete esaslı bir faide temin edemeden, on defa ademe [yokluğa, ölüme] mahkûm olup kurtulan hayatımı bu kere hakikaten vatan selameti yolunda sarf edecektim. Binaenaleyh, elbet bir gün gelecek, beni rahmetle yad eden bulunacaktır, diyordum.”
Don Kişot'un fikirsel düzlemdeki hayalciliği, eylemsel düzlemdeki kararlılığına gölge düşürmez. Tıpkı bolca hayalperestlikle itham edilen Enver Paşa gibi. Mondros’un ardından Türkistan’da bağımsızlık için milis kuvvetleri örgütleyen Enver Paşa Çegan Tepesi’nde Rus mitralyözlerinin üzerine yalın kılıç niçin gitmiştir? Afganistan Kralı Emanullah Han'ın cömert teklifleriyle canından çok sevdiği eşi Naciye Sultan ile saadet dolu bir hayat yasayabilecekken neden -değirmenlere- taarruz etmiştir? Ölümün bile gâlip gelemediği bu adamın cesareti, ideallerine ve davasına bağlılığı milyonlarca Türk gencine örnek değil midir?
Don Kişot kendisine ilhâm kaynağı olan okuduğu o kitaplara bir gün gireceğini biliyordu. Cesaretin ve hakkın yılmaz bir savunucusu olarak girmek ‘Mançalı Şövalye’ye en çok yakışandı. Ve öyle de oldu.
Tiranlara Karşı Don Kişot Olmak
Don Kişot, asırlar öncesinden bugünün demokratik toplumuna seslenir. Tiranlar bugünun icâdı değildir. Emperyalizmin Anadolu’yu işgal eden ilk kumandanı Agamemnon’un açgözlülüğü, bugün yerküremizde yalnızca isim değiştirmiştir. Olanca hırsı, açgözlülüğü ve emperyal hedefleriyle Gazze’de, Suriye’de insanlık onuruna aykırı şekilde kan akıtanlar, Agamemnon’un tiranlığından ne kadar farklıdır? Hukukun gücü, güçlülerin hukukuna dönüşmüştür. Öyleyse, insanlık onuruna, ulusuna ve tanrısına duyduğu hassasiyetle onu vâr eden değerleri korumak için, Agamemnon’ların karşısına yiğit Hector’lar olarak çıkabilmelidir. Devler ne kadar büyük olursa olsun Don Kişotlar yeldeğirmenlerine karşı savaşmadıkça, insanın koyundan ne farkı vardır?
Don Kişotluk sadece mızrakla değil kalemle de yapılabilir. Demokrasinin katillerine; halkın zenginliğini çalan politikacılara, müfterileri(müfteri) ve mürtecilere karşı kalemle Don Kişot olunamaz mı? İttihat ve Terakki’nin kalemli silahşoru Hüseyin Cahit Yalçınlar, cumhuriyetin yılmaz savunucuları; Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar, Nihat Gençler “Don Kişot'un mızrağını” kalem olarak kullanmadılar mı?
Bugünun siyasi karamsarlığına kapılan yurttaşlar Ahmet Taner Kışlalı'nın şu sözlerine kulak vermelidir!
“Toplumumuz Cumhuriyet tarihinin belki de en önemli bunalımıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Laik demokratik cumhuriyet tehdit altındadır. Bu geçici değil, yapısal bir bunalımdır.
Bunalımla savaşmak durumunda olan devlet kurumlarının çoğu yozlaşmıştır. Devlet yapısındaki hastalıkları gidermek görevindeki siyasal partiler ise tabanlarından ve dolayısıyla toplumdan kopmuşlardır. Partiler demokrasisi liderler demokrasisine, daha doğrusu genel başkanlar diktatörlüğüne dönüşmüştür.
Kitlelerde giderek yaygınlaşan umutsuzluğun nedeni bu çıkmazdır. Ortaya çıkan bu olumsuz tablo içindeki en önemli umut ışığı ise, devletten ve siyasal partilerden kesilen umutlar sonucu, sayıları hızla çoğalan “sivil toplum” örgütleridir.”
Nâzım Hikmet'in deyimiyle “aptal devleriyle dünyaya karşı, altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı ile” insan mutlaka tiranlara karşı dövüşmelidir.
Mehmet Akif ve Don Kişot
Düşmanları ordu yahut tek bir hayduttan ibâret olabilir. Don Kişot şartlar farketmeksizin hücuma geçmekten çekinmez. Bu yüzden şövalyemiz okurun gözüne hayâlinin peşinde koşarken hesapsız yahut gerçeği göremez görünür. Halbuki bu körlük değil ümitsizliğe kapılmayan yüce bir idealin eylemsel kararlılığıdır. Mehmet Âkif’in “Atiyi karanlık görerek ye’se kapılmak adi bir ölüm varsa budur ancak” mısrası şövalyemizin çelikten yüreğinde adeta vücut bulmuştur. Don Kişot'un şahsıyla özdeşleştirdiğim şiirin devamını bırakacağım. Bir an için Mehmet Akif'in şu dizelerini elinde mızrak başında miğfer ile asil şövalyemiz Don Kişot'un haykırarak okuduğunu hayâl edin.
"Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:"
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar
“Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma."
Erdemli Davranışın Değişmez Doğası
Le Manchalı Don Kişot gelişigüzel bir şövalye değildir. Gezgin şövalyeliğin de bir raconu vardır. Don Kişot “şövalyeliğin” düzenlerine uyacağını taahhüt ederek “zayıflara ve mazlumlara yardım etmeye” and içmiştir. Lâkin “pragmatist” Sancho Pancho sürekli asil şövalyemizi dürtmektedir. “Mambrionun Miğferi” bölümünde Şövalyemiz düşmanını mağlup etmiş ve düşman benekli atını savaş alanında bırakıp kaçmıştır. Sancho Pancho "sahibinin bunu alamayacağı kesin" diyerek atın ne yapılacağını efendisine sorar. Don Kişot "Mağlup ettiğim kimseleri soymak âdetim değildir, zaten böyle bir şey şövalyelik yasalarına uymaz." diyerek atı alamayacaklarını belirtir. Silahtarımız "Doğrusu yasalarınız da pek dar. Bari semerleri değiştirebilir miyim?" diye söylenerek yoluna devam eder. Şövalyemizin erdemli davranışı Kant'ın iyiliğin değişmez doğasında bulduğu ödev ahlâkı ile örtüşmektedir. Hâlbuki gazeteciler meslek etiğine, yargıçlar kanunlara, siyasetçiler dile getirdiği yemine uysa toplum daha yaşanabilir bir hâl alacaktır.
Sözlerimi
Tüm bu maceralarından ötürü rahip tarafından delilikle suçlanarak, Dük ve Düşes’in önünde aşağılanan Don Kişot’umuzun din adamına verdiği cevapla noktalamak istiyorum:
“Bulunduğum yer, Dük ve Düşes hazretleriyle ve mesleğinizden olan kişilere saygımdan ötürü, pek haklı olan öfkemi yenmeme beni mecbur ediyor. Zaten herkes sizin gibi din adamlarının, dillerinden başka silahları olmadığını çok iyi bilir. Buna karşılık, ben de size karşı aynı silahla karşılık vermek zorundayım. Yüksek sıfatınız, dindaşlarınıza bu kadar haşin ve küstahça değil, insanca ve nezaketle davranmanızı emreder. Yaptığı hakaretten ceza görmeyeceğine inanıp dindaşlarını ezmekten zevk alan bir insandan ne kadar nefret azdır. Neyle suçlanıyorum? Kime ne kötülük yaptığımı söyleyebilir misiniz? Eğer başkalarının evinde, hiç hakkım olmadan, velinimetlerimi de hiçe sayarak istediğim gibi davranmaya kalkışsaydım, belki daha hoşgörülü olurdunuz. Ben, düşmüşlerin ve mazlumların yardımına koşmak, zulüm görenleri savunmak için her türlü zahmet ve sıkıntıya göğüs gererek ve hayatımı her türlü tehlikeye atarak dolaşmaktayım. Bu kadar fedakâr bir adama deli diye bakıyorsanız, herhalde kendinize göre bir düşündüğünüz olacak. Eğer asilzadeler, cesur savaşçılar, büyük bir zekâya sahip insanlar tarafından deli farzedilmiş olsaydım, bu benim için büyük bir hakaret olurdu, fakat şövalyeliğin eşiğini bile aşmamış olan birtakım kendini beğenmişlerin sözlerine metelik bile vermem. Şövalye yaşayacağım ve Tanrı isterse, şövalye olarak öleceğim. Şövalyelik bana, şan ve şerefi değil, servet ve varlığı hor görmeyi öğretmektedir. Hayattaki bütün amacım, herkese iyilik etmek ve kimseye kötülük etmemektir. Eğer bu prensiplere göre hareket eden bir adama deli demek doğruysa, bu konuda hüküm vermeyi..”
Cervantes Dük ve düşese bırakıyordu ben ise bu konuda hüküm vermeyi siz değerli okuyuculara bırakıyorum. Sağlıcakla kalın. Nazım Hikmet’in ölümsüz şövalyemizi şiirleştirdiği şu mısralarla size veda ediyorum.
DON KİŞOT
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...
Nazım Hikmet (1947)
Ekrem Topuz




Yorumlar