Ruhun Elbisesi: Türk Bozkır Kültüründe İnançların Giyim Kuşama Etkisi
- Ülkü Nur Anıtgan
- 22 Tem
- 3 dakikada okunur
Avrasya’nın sert, rüzgârlı bozkırlarında hayatta kalmak doğayla kavga etmek değil, onun dilini öğrenmek demekti. Taş binaların, kalıcı şehirlerin olmadığı bu dünyada mevsim nereye dönüyorsa siz de oraya at koşturursunuz. Hâliyle yanınıza aldığınız her eşyanın hafif ve pratik olması ölüm kalım meselesi hâline gelir. İşte o dönemde giyim kuşam bir Türk için hiçbir zaman sadece tenini ayazdan ya da çalılardan koruyan kuru bir bez parçası olmadı. Aksine giydikleri her şey doğayla, evrenle ve ruhlar âlemiyle kurdukları o derin bağın kumaşa, deriye dökülmüş hâliydi. Bugün o dönemin kıyafetlerine baktığımızda sadece süslemeler görmüyoruz; insanın korkularını, umutlarını ve inançlarını üzerinde taşıdığı, adeta yaşayan bir semboller haritası görüyoruz.
Bozkır insanının kıyafetlerindeki ruhu hissetmek için önce onun dünyaya nasıl baktığını anlamamız gerekir. Onlar için doğa kuru bir madde yığını değil; nefes alan, capcanlı bir varlıktır. Dağların, nehirlerin, ulu ağaçların, yani tabiatın her köşesinin kendine has bir canı, koruyucu bir ruhu vardır. İşte bu yüzden bozkırda giyinmek aslında kutsal bir örtüye bürünmek demektir.
Postların Arkasındaki Gizemli Güç: Kurt, kartal, geyik ya da at... Bu hayvanlar bozkır efsanelerinde sıradan birer canlı değil; boyların yol göstericisi, can dostu ve ulu atalarıydı. Zorlu bir avın ardından bu hayvanların kürklerini sırtlarına geçirmek sadece ısınmak için yapılan pratik bir iş değildi. İnsan, o postun içine girdiğinde koruyucu hayvanın kimliğine büründüğüne, onun gücünü, hızını ve ruhunu kendi bedenine kattığına inanırdı. Kıyafetlerin omzuna, yakasına ya da kemerine özenle dikilen yırtıcı hayvan dişleri ve pençeleri ise kem gözleri uzak tutan gizli birer inanç zırhıydı.
Bu içgüdüsel korunma arzusu, gökyüzünün o sonsuz maviliğine duyulan Gök Tanrı inancıyla birleşince, kıyafetlerin şekli de adeta yukarılardan gelen bir ilhamla çizildi.
Göğe Uzanan Başlıklar: Börkler Bozkır insanı için beden kutsaldı ama bu bedenin tepe noktası yani baş bölgesi apayrı bir yere sahipti. Gökyüzüne duyulan o büyük hayranlık ve saygı başlıklarda hayat buldu. Yukarıya doğru daralan sivri uçlu börkler, yer ile gök arasında kurulan gizli birer köprü gibi Tanrı’ya yakın olmanın, göğe uzanmanın sessiz bir sembolüydü.
Kumaşlardaki Gizli Evren Kumaşlara işlenen geometrik nakışlar da asla rastgele yapılmamıştı. Her biri evrenin şaşmaz düzenini, hayatın o hiç bitmeyen döngüsünü fısıldıyordu. Renkler ise bu dilin en güçlü çığlığıydı. Ak ve gök mavisi tanrısal saflığı, adaleti simgelerken bir düğünde, yasta ya da çetin bir savaşta hangi rengin giyileceği, kalplere kazınmış o köklü inanç kurallarıyla belirleniyordu.
Kıyafetlerin bu büyüleyici dünyasındaki en tepe nokta ise şamanların (kam) giysilerinde gizliydi. Bir şamanın ayin yaparken giydiği ve "manyak" denilen o özel elbise, sadece bir kumaş parçası değil; görünmeyen dünyaların kapısını açan, bizzat ayine can veren büyülü bir araçtı.
"Manyak" Cübbesi ve Ruhsal Uçuş Bu cübbe, şamanı göklere uçuracağına inanılan kutsal bir kuşu (genellikle bir kartalı ya da kazı) andıracak şekilde dikilirdi. Cübbeden sarkan yün örgüler, renk renk kumaş şeritleri aslında o kutsal kuşun kanatları ve tüyleriydi. Şaman bu elbiseyi kuşanarak etten kemikten sıyrılır, öte âlemlere kanat açabileceği ruhsal bir kimliğe bürünürdü. Cübbenin üzerine dikilen demir levhalar ve çıngıraklar da süs olsun diye takılmazdı. Bozkır kültüründe demir, gökten bir ateş gibi düşen meteorlardan geldiği için kötü ruhları darmadağın eden ulu bir metal kabul edilirdi. Şamanın coşkulu dansı sırasında bu demirlerin çıkardığı sesler, kötü ruhları ürkütüp kaçıran manevi birer silaha dönüşürdü.
Öte Dünyaya Asil Bir Yolculuk Üstelik giysiyle kurulan bu kutsal bağ, dünya hayatı bittiğinde bile kesilmezdi. Hun, Göktürk ve Uygur dönemlerinden kalan o buz tutmuş kurganlar (mezarlar) bu gerçeği binlerce yıl sonrasına fısıldıyor. Bozkır insanı ölümü bir yok oluş değil, başka bir boyuta yapılan asil bir göç olarak görüyordu. Bu yüzden sevdiklerini uğurlarken günlük hayattaki en şık, en değerli elbiselerini giydirip öyle toprağa verirdi. Soylu mezarlarından çıkarılan o göz kamaştırıcı ipek kaftanlar ve altın takılar, kıyafetin öte dünyada da sahibinin saygınlığını koruyacağına olan inancın en dokunaklı, en insani imzasıdır.
Özetlemek gerekirse, İslamiyet öncesi dönemde bozkır insanı için giyinmek hiçbir zaman sadece havanın zorlamasıyla yapılmış sıradan bir korunma çabası olmadı. Kıyafetler; Totemizm’den Gök Tanrı’ya, Şamanizm’den Atalar kültüne kadar uzanan ucu bucağı görünmeyen gizemli dünyanın bedene bürünmüş hâliydi. Bozkır insanı doğayla kavga etmek ya da onun karşısında ezilmek yerine evrenin o hayranlık uyandıran kutsal düzenini kumaşın ilmiklerine, derinin sertliğine ve demirin sesine işleyip üzerinde gururla taşıdı. Giysilerin üzerindeki her bir hayvan motifi, her bir çizgi ve kıvrım geçmişin hatıralarını ve ortak kimliği geleceğe aktaran sessiz ama sadık birer muhafız gibiydi. İşte bu yüzden bugün Anadolu’da ya da Orta Asya’da bir köye yolumuz düştüğünde geleneksel kıyafetlerde, çeyizlik halı ve kilimlerde karşımıza çıkan o renklerin dili ve saklı motif dünyası tesadüf değildir. Onlar binlerce yıl öncesinin o derin bozkır felsefesinden bizlere miras kalan geçmişten bugüne hâlâ nefes alan canlı birer mektuptur.

Yorumlar