Nedir Bu Çerçeve Yasa? Dünden Bugüne - 1. Kısım
- Bahadır Ali Halis
- 18 saat önce
- 5 dakikada okunur
Bugün Türkiye’nin gündemine oturan "Çerçeve Yasa" ve Ekim 2024’te başlatılan "Terörsüz Türkiye" tartışmalarını bugünün salt siyasi aritmetiği ile anlamak mümkün değil. Masadaki yasal düzenlemelerin toplum vicdanında yarattığı yankıyı ve meclis koridorlarındaki çatışmayı da kavramak için sürecin başlangıç noktasına, yani 1999 yılına dönmek gerekiyor. Üç bölümden oluşacak bu yazı dizisinin ilk kısmında; terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın Suriye’den Kenya’ya uzanan kaçış trafiğini, dönemin yerli ve yabancı basınına yansıyan belgeleri ve operasyonda bizzat yer alan aktörlerin tanıklıklarıyla adım adım inceliyoruz.
Günümüzdeki fesih ve yasa tartışmalarının köklerini arayacağımız bu yolculuğun ilk durağı için Suriye sınırına gözlerimizi çeviriyoruz: 1998’in Eylül’ünde, sıcak bir Hatay günü. Olağandışı bir kalabalık ve basın ordusu, Reyhanlı Hudut Bölük Komutanlığında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in helikopterini karşılıyordu. Kalabalıktan “Hatay Türk’tür, Türk kalacak!” sloganları yükseliyor, birazdan tarihe geçecek meşhur konuşmasını yapacak olan Ateş Paşa, kalabalığı mağrur bir ifadeyle selamlıyordu. Paşa’nın geliş nedeni açıktı, sınırın öte yanındaki Suriye Devleti’yle ilişkiler gergindi. Senelerdir Türkiye’nin dört bir yanında terör faaliyetleriyle canlar yakan örgütün elebaşı, Suriye’nin başkenti Şam’da el-Muhaberat’ın gözlem ve denetimi altındaydı. Yeri geldiğinde Lübnan sınırları içerisindeki Bekaa Vadisi’nde örgütün militan kamplarında da boy gösteren elebaşı, 1979’dan bu yana Suriye’deydi ve hem ulusal hem de uluslararası medya kuruluşlarına demeçler veriyordu. Seneler sonra sabırlar tükenme noktasına gelmiş, hem TSK hem de hükûmet bizzat millet tarafından baskılanıyordu. Bunun sonucunda Bizzat Ateş Paşa: ‘‘Türk devleti olarak komşularımızla iyi ilişki kurmaya çalışıyoruz. Bu iyi niyetimize ve gayretimize rağmen bazı komşularımız, özellikle ismini açıkça söylüyorum, Suriye gibi komşular, iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye'yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı.’’ diyerek devlet ricalinin tahammülsüzlüğünü de dünyaya duyuruyordu. Bu açıklamadan itibaren elebaşı için bir “saklambaç” oyunu başlamış oldu.
Suriye, 9 Ekim 1998 itibariyle terör örgütü elebaşını sınır dışı etti. Sahte bir pasaportla yurt dışına çıkan elebaşının ilk rotası Atina’ydı ancak iltica talebi kabul edilmeyince bindiği özel jet soluğu Rusya’da aldı. Bir ayı aşkın süre Rusya’da bir bağ evinde gizlendi ve bu sırada Rus parlamentosunun alt kanadı olan Duma Meclisi, siyasi ilticanın verilmesi yönünde tavsiye kararı aldı. Fakat dönemin Rusya Başbakanı olan Yevgeni Primakov, hem Türkiye’nin diplomatik girişimleri hem de başta ticaret ve turizm olmak üzere birçok alandaki riski görerek bu kararı reddetti ve elebaşını ülkeden çıkmaya zorladı. 12 Kasım’da Rusya’dan kalkan tarifeli uçak bu sefer İtalya’ya inmiş, bu yolculukta ona Komünist Yeniden Kuruluş Partisi parlamenteri Ramon Mantovani eşlik etmişti. Sahte pasaportla ülkeye girdiğinden ve uluslararası kırmızı bülten ile aranan biri olduğundan hakkında bir adli işlem yapıldı ancak siyasi iltica talebi nedeniyle bir villaya yerleştirilip gözetim altında tutuldu. Türk kamuoyunda artan gerilim sokaklara taşınmıştı; önceleri İtalyan mallarına boykot ile başlayan süreç, Ankara’daki İtalyan Büyükelçiliğine yürüyüşlere ve gösterilere kadar gitti. Almanya’daki Türk diasporasından çekinen Alman hükûmetinin olumsuz tavrı, kırmızı bültenle tutuklama kararı ve uluslararası kamuoyunun da baskılarıyla, Massimo D’Alema Başkanlığındaki İtalya hükûmeti, elebaşı Öcalan’a ülkeden çıkması gerektiğini ifade etti.
16 Ocak 1999 günü İtalya’dan kalkan bir özel uçakla Moskova’ya geçti ancak daha önce ülkeden kovulduğu için havada sığınacak bir ülke arayan elebaşına tüm kapılar bir bir kapandı. Hollanda, Almanya ve İsviçre seçenekleri son ana kadar denense de uçak yine Moskova’ya indi. Kabul edilmeyip oradan doğruca Minsk’e geçen elebaşı yaklaşık 1 hafta bağlantılarını kullanarak Yunan istihbaratı ile pazarlık yaptı. Bu müzakerelerin meyve vermesiyle 29 Ocak’ta bir emekli Yunan amiraliyle birlikte Atina’ya tekrar iniş yaptı ancak hükûmetin elebaşının ana karada olduğunu fark etmesi üzerine Yunanistan’ın İyon Denizi’ndeki Korfu Adası’na geçti.
Terör elebaşısının müzakereleri sürerken Güney Afrika aktarmasıyla Hollanda’ya gidip siyasi iltica planı somutlaştı ancak Güney Afrika’nın sonradan vazgeçmesi üzerine 2 Şubat 1999’da, bizzat Yunan İstihbarat Subayı Savvas Kalenderidis eşliğinde Kenya’nın başkenti Nairobi’ye indi. Burada Yunanistan’ın Kenya Büyükelçisi’nin şahsi konutunda “özel misafir” olarak barınan elebaşı, yanındaki birkaç örgüt mensubu ile beraber yolun sonuna yaklaşıyordu. MİT ve destek veren istihbarat unsurlarınca terör örgütü elebaşının Nairobi’de bulunduğunun tespit edilince, Atina nezdinde gerekli girişimlerde bulunuldu ve elebaşının Kenya’dan çıkarılması yönünde baskı oluşturuldu. Siyasi baskı günden güne artarken Büyükelçi George Costoulas, başkentten gelen baskıları göz ardı etti ve İstihbarat Subayı Kalenderidis ile birlikte terör örgütü elebaşının iltica edebileceği ülkelere kaçış senaryoları üzerinde çalışmayı sürdürdü: Ada ülkesi Seyşeller’den Sırbistan’a, Arnavutluk’tan bizzat terör örgütü elebaşının talep ettiği Ermenistan’a kadar pek çok seçenek masadaydı. Nihayet Kenya hükûmetinin sert tutumu sonucu 15 Şubat’ta elebaşını doğrudan Hollanda’ya götürme planı devreye alındı. Aslında Güney Afrika aktarmasıyla daha önce denenen senaryo, yerel hükûmetin “diplomatik dokunulmazlığın yerel örgütlerce ihlali” ihtimalini sunması ve 15 Şubat akşamını işaret etmesi üzerine tüm riskler göze alınarak bu karar Büyükelçi, Yunan İstihbarat Subayı Kalenderidis ve terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan tarafından kabul edildi.
Kenya’daki konuttan 15 Şubat 1999 günü saat 17.00 civarında ayrılmak isteyen ekibi, eskortluk yapmak üzere Kenyalı güvenlik güçleri karşıladı. Kenyalı polisler, güvenlik protokolünü öne sürerek elebaşını kafileden ayırıp kendi araçlarıyla transfer edeceklerini bildirdi. Büyükelçi ve Kalenderidis bu duruma sert şekilde itiraz etse de elebaşı Hollanda'ya uçurulacağı vaadine güvendi ve inisiyatif alıp araca bindi. Konvoyun en önünde yer alan ve elebaşını taşıyan araç, havalimanına yaklaşıldığı sırada aniden hızlanıp ara yollara saparak arkasındaki heyeti atlattı. Araç aprona yanaştığında elebaşı, kendisini Hollanda’ya götürecek olan Falcon 900B tipi özel jeti gördü. Merdivenlerden çıkarken içinden geçenleri bilemeyiz ama içeri adımını attığı anda onu Türk Özel Kuvvetleri’ne mensup Bordo Bereliler ve MİT mensuplarından oluşan müşterek bir tim karşıladı.
Bu özel jet, dönemin önde gelen iş insanlarından Cavit Çağlar’a aitti. Dönemin basınına yansıyan bilgilere göre Hollanda’ya gidecek uçağın model bilgisi önceden MİT tarafından elde edilip derhal aynı uçağın temini için çalışma başlatıldı. Aranan uçağın iş adamı Cavit Çağlar’da mevcut olduğu öğrenilince derhal uçak kiralandı. Ne amaçla alındığı Çağlar’a söylenmedi; Başbakan Ecevit bu durumu şu sözlerle ifade etti: “Başbakanlığın da böyle uçağı yoktu. Tesadüfen Çağlar'ın uçağının bu nitelikleri taşıdığı öğrenildi. Bir uçak kiralandı. Çağlar, bu operasyonda kendi uçağının kullanılmış olduğunu bugün açıklamamızdan sonra öğrendi. Sır olarak tutmayı başardık.”
Uçağın 3 motorlu olması ve yakıt ikmali yapmadan yaklaşık 7.500 kilometre menzili olması da önemli kriterlerdi. Uçağın kapıları kapandığında ise sadece bir operasyonun değil, Türkiye'nin terörle mücadelesinin de yeni bir sayfasının açıldığı tescillenmiş oluyordu. Ancak Nairobi’den kalkan jetin içindeki personeller ve Türkiye’de hepi topu 10-15 kişinin bildiği durum, birkaç saat sonra Başbakan’ın duyurusuyla tüm dünyada yankılanacaktı. Peki, bu yakalanış sadece bir güvenlik zaferi olarak mı kalacak, yoksa devletin terör örgütüyle ilk diyalog arayışlarını tetikleyen bir kırılma noktasına mı dönüşecekti? Yazı dizimizin ikinci kısmında, İmralı’daki o tarihi yargılamaları ve devletin sonraki dönem denediği ilk “çözüm” arayışlarının mercek altına alacağız.
KAYNAKÇA

Yorumlar