Nedir Bu Çerçeve Yasa? Dünden Bugüne - 2. Kısım
- Bahadır Ali Halis
- 11 dakika önce
- 10 dakikada okunur
Geçtiğimiz hafta yayımlanan yazımın ardından pek çok olumlu dönüş aldım. Süreci geçmişten bugüne okumak, hepimizin hafızasını tazeleyip günümüzde yaşananlara ışık tutacak anlaşılan. Tüm geri dönüş yapan tanıdıklarıma, dostlarıma yürekten teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Bu bölümde terör örgütü elebaşı, bebek katili Abdullah Öcalan’ın şahsından uzaklaşıp daha geniş bir zaman diliminde yaşananlara odaklanacağız. Hatırlayacağımız zaman dilimi içerisinde var olan aktörlerin, günümüz toplum düzenine ve Türk siyasetine bıraktığı etkilerin gölgesinde olduğumuz şu günlerde; belirli konulara niçin karşı durduğumuzu ve bizleri kaygılandıran unsurları gerekçelendirmeye çalışacağız. Temel amacım, dünyanın hızla değişen gündemlerin arasında Odisseus’un gemisi gibi sürüklendiği şu günlerde tarihe bir not düşmek; okurlarımızı, geniş kitleleri bilgilendirmek ve geçmişi hatırlatmaktır.
Nairobi semalarından havalanan Falcon 900B tipi özel jet, 16 Şubat 1999 sabahının ilk ışıklarında Bandırma Askeri Üssü’ne teker koyduğunda, Türk devleti için yalnızca bir firarinin yakalanışı değil; çeyrek asra yayılacak çetrefilli bir hukuk, güvenlik ve siyaset labirentinin ilk safhası başlıyordu. Yüzü maskeli Özel Kuvvetler timlerinin refakatinde hücumbota bindirilerek Marmara’nın ortasındaki İmralı Adası’na nakledilen terör örgütü elebaşı için ada, adeta dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir açık deniz hapishanesine dönüştürüldü. 31 Mayıs’ta başlayacak olan duruşmalar öncesinde adada askerî ve lojistik bir seferberlik yürütüldü. Cezaevindeki mevcut adli mahkûmlar derhal anakaraya nakledildi; adada sıfırdan tam teşekküllü bir mahkeme salonu inşa edildi ve güvenlik kuvvetleri için stratejik noktalara yeni nöbet mahalleri kuruldu. Ada ve çevresi hava ile deniz trafiğine kapalı askerî yasak bölge ilan edildi. Bakanlar Kurulu’nun 17 Şubat 1999 tarihli kararıyla adanın merkezinde yer aldığı yaklaşık 235 kilometrekarelik alan "ikinci derece kara, deniz ve hava askerî yasak bölgesi" ilan edildi. Kıyılardan itibaren ortalama 2,5 ila 4 deniz mili açığa kadar uzanarak güneyde Karacabey açıklarından kuzeyde Marmara Denizi'nin ana seyir koridoruna, doğuda Gemlik Körfezi ağzından batıda Kapıdağ hattına kadar uzanan tüm deniz ve hava sahası, bu kararla yetkisiz bütün sivil geçişlere kapandı. Bu esnada yargılamanın nerede ve nasıl yapılacağı meselesi de dönemin kritik bir diğer güvenlik gündemini teşkil ediyordu. İşte bu yüzden Ankara 2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi, duruşmaların İmralı Adası’nda yapılmasına hükmetti. Bu usulün tercih edilmesindeki temel saik; normal şartlarda infial yaratabilecek bir sürecin provokasyonlardan uzak, kesintisiz ve hızlı biçimde yürütülmesi ile gerek sanığın gerekse duruşmalara katılacak yargı heyetinin can güvenliğine dair duyulan ciddi kaygılardı. Mudanya İskelesi’nden kalkan vapurlara binen binlerce şehit yakını adına birkaç şehit ailesi, yargılamaların hassasiyetine binaen yalnızca TRT ve AA mensubu basın mensupları ile mahkeme heyeti ve her iki tarafın avukatları İmralı Adası’nda salondaki yerlerini aldı. Normal şartlarda en az birkaç yıla yayılacak olan dava dosyası, seri duruşmalarla tek bir aya sıkıştırıldı ve dava 31 Mayıs 1999 tarihinde başladı. Duruşmalar sürerken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin olası tarafsızlık itirazlarını bertaraf etmek gayesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi hızla bir anayasa değişikliğine gittiğinde tarih 18 Haziran 1999’du. Bu değişiklik ile DGM heyetlerinde asker kökenli mahkeme üyeleri olmayacak, heyetler sivilleşecekti. Değişikliğin hayata geçmesiyle mahkeme heyetindeki askerî hâkim karar aşamasına bir hafta kala, 23 Haziran’da, sivil bir hâkimle değiştirildi. Bu sivil hâkim tüm davayı yerinde takip etmişti, dosyanın içeriğine de olukça hakimdi. Tarihler 29 Haziran 1999’u gösterdiğinde, Mahkeme Başkanı Turgut Okyay tarihî hükmü sanığın yüzüne okuyordu:
“Mahkeme; sanığın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak, üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bir Kürdistan devleti kurmak amacıyla oluşturulan PKK adlı illegal örgütün kurucusu ve en üst düzey yetkilisi olduğunu, yakalandığı tarihe kadar aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla, PKK terör örgütü militanlarınca gerçekleştirilen çok sayıda silahlı saldırı, yol kesme, bomba atma, sabotaj, silahlı soygun eylemlerinde binlerce vatandaş, asker, polis, köy korucusu ve kamu görevlisinin öldürülmesi ve yaralanmasından sorumlu olduğunu kabul ederek; Sanık Abdullah'ın, TCK'nın 125. maddesi uyarınca "ölüm cezası" ile cezalandırılmasına, eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayrımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması bakımından, pak ve nesafet kuralları da göz önünde tutularak aynı yasanın 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir.”
Bu ifadeler yüzüne okunurken bebek katili kurşun geçirmez bir cam kutunun içinde, hâkimin gözlerinin içine bakıyordu. Verilen hüküm açıktı: Mülga Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca, devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü bozmaya matuf eylemlerinden ötürü oy birliğiyle idam. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 25 Kasım 1999 tarihinde bu kararı onarken şu sarsıcı bilançoyu da tarihe kazıyordu: 4.472 sivil vatandaş, 3.874 asker, 1.225 köy korucusu ve 247 polis memuru olmak üzere toplam 9.818 şehit ve can kaybı, 16 bini aşkın yaralı ve gazi. Bu rakam yalnızca kuru bir istatistik değil; çekirdek ve geniş aile çemberiyle hesaplandığında doğrudan 250 binden fazla insanın evine ateş düşmesi ve Türk milletinin kolektif hafızasında asla silinmeyecek bir adalet talebinin mühürlenmesiydi. İdam cezasının infazı ise ayrı bir meseleydi. Türkiye’de 1984 yılından beri verilen tüm idam cezaları “moratoryum” durumundaydı, yani verilen cezalar AB Uyum Yasaları bağlamında askıda bekletiliyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 30 Kasım 1999 tarihli ihtiyati tedbir kararı ve dönemin koalisyon hükûmetinin de mutabakatıyla idam kararı Başbakanlıkta bekletildi. Bu bekleme süreci, 2002 yılında Meclis’in barış zamanında ölüm cezasını kaldıran 4771 sayılı yasayı kabul etmesiyle nihayete erecek ve ceza ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilecekti. Bu haber dönemin kamuoyunda çok geniş tartışmalara ve hatta komplo teorilerinin oluşmasına yol açtı. Fakat bebek katili terörist elebaşının İmralı’dan verdiği "sınır dışına çekilin" talimatı üzerine eli kanlı örgüt, militan kadrolarını Kuzey Irak’taki kamplara çekti ve “fiili bir terörsüzlük dönemi” başladı. 1999–2004 arasındaki bu eylemsizlik döneminde güvenlik güçlerinin can kaybı yıllık 20’lere, 2002’de ise 7’ye kadar geriledi. Ancak bu sessizlik bir barış tercihi değil, örgüt adına bir hayatta kalma manevrasıydı. Bu tespiti seneler sonra güvenlik analisti birçok isim tekrar tekrar yineleyecekti. “Örgüt, gerek militanları gerekse de cephane ve para gibi kaynakları tükenmeye yaklaştığında fiilî bir silah bırakma ile güç topluyordu.”
11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında kürenin dört bir yanında esen sert rüzgârlardan birçok terör örgütü de nasibini aldı. ABD ve Avrupa Birliği’nin terör listelerine girmemek, finans ve lojistik damarlarını korumak isteyen terör örgütü, Nisan 2002’de kendisini feshettiğini duyurarak KADEK (Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi) adını aldı. Ancak Batı başkentlerinin bu tabela manevrasını çözüp KADEK’i de terör listesine alması üzerine, Kasım 2003’te bu kez KONGRA-GEL tabelası asıldı. Bu kozmetik ve yüzeysel değişimler Kandil’de kanlı bir iç hesaplaşmayı da beraberinde tetikledi. Osman Öcalan ve Kani Yılmaz gibi isimlerin temsil ettiği "silahı bırakıp sivil siyasete evrilelim" diyen reformist kanat ile Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’ın başını çektiği şahin kanat arasında karşılıklı çekişme ve çatışma süreci başladı. Sonucunda isimlerini sıkça duyduğumuz kanat üstün geldi; hatta örgütten kaçan Kani Yılmaz bombalı suikastla katledildi. Tüm bu gündemlerin pençesinde dağılma noktasına gelen örgüte can simidi ise sınırın güneyinden geldi: ABD’nin Mart 2003’te Irak’ı işgal etmesi. Bağdat’taki merkezi otoritenin çöküşü, Kuzey Irak’ta devasa bir denetimsizlik alanı yaratarak Kandil’e eşsiz bir operasyonel hareket alanı sundu. Bu harekatın etkileri bir yazıdan çok daha fazlasını gerektirir ancak bugünlerde sıkça dillendirilen “Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Orta Doğu Projesi veya Büyük Orta Doğu Projesi yani BOP”, o zamanlarda da kamuoyunda dillendiriliyordu ve bu operasyonun etkilerini BOP ile bağdaştıranlar o zaman da vardı. Tüm bu uluslararası gündemin yanında, TBMM’nin Ağustos 2003’te çıkardığı ve örgüt yöneticilerini dışarıda bırakan 4959 sayılı Topluma Kazandırma Yasası’nı "teslimiyet dayatması" olarak niteleyen örgüt yönetimi, çözülmeyi durdurmak için yeniden silaha sarıldı. 1 Haziran 2004 itibarıyla tek taraflı ateşkesin bittiği ilan edildi; tabela oyunları çöpe atılarak kurucu kimlik olan PKK’ya ve kırsalda mayınlı, pusulu terör eylemlerine dönüldü. Çatışmaların yeniden tırmandığı bu evrede, Ankara’da birbirine taban tabana zıt iki hat eş zamanlı olarak işlemeye başladı: Bir yanda Başbakan Erdoğan’ın 12 Ağustos 2005 Diyarbakır konuşmasında "Kürt sorunu benim de sorunumdur, devlet geçmişte hatalar yapmıştır." diyerek başlattığı yeni söylem arayışı; diğer yanda 2007 Dağlıca ve 2008 Aktütün baskınlarıyla sarsılan millî güvenlik refleksi. Kamuoyu karakol baskınlarının matemini tutarken, kapalı kapılar ardında “devlet aklı” farklı bir temas trafiğini devreye sokuyordu. 2008 yılından itibaren MİT Müsteşarı Emre Taner, Müsteşar Yardımcıları Afet Güneş ve Başbakan’ın Özel Temsilcisi de olan Hakan Fidan üzerinden İngiltere koordinatörlüğünde PKK yöneticileriyle Norveç’in başkentinde Oslo Görüşmeleri adı verilen gizli müzakere masası kuruldu. Bu temasların sahaya yansıyan ilk büyük testi de 19 Ekim 2009’da yaşandı. Kandil ve Mahmur’dan gelen 34 kişilik terörist grup Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaptı. Ancak sınırda seyyar mahkeme kurularak ifadeleri jet hızıyla alınan ve serbest bırakılan grubun, terörist kıyafetleri ve örgüt bayraklarıyla otobüs tepesinde Güneydoğu caddelerinde kitlesel gövde gösterisine dönüştürdüğü kutlamalar, Türk kamuoyunda büyük bir öfkeye yol açtı. Habur’da yaşananlar, bir bakıma toplum ile iktidarın açılım politikası arasındaki makasın açıldığı büyük bir psikolojik kırılmaydı. Bu etki yargı erklerinde de yankı buldu ve Anayasa Mahkemesi bu toplumsal infialin gölgesinde, 11 Aralık 2009’da DTP’yi kapattı; siyasetçiler Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) çatısı altında toplandı. Bu sıralarda ülkede Ergenekon adı verilen bir örgüt birdenbire peydah olmuştu. Türk kamuoyunda tanınan birçok ünlü general, amiral, gazeteci, yazar, akademisyen bu örgütün bir üyesi olarak yargılandı. Bu operasyonlarda en ilgi çeken kısımlardan biri de, ortak bir fikir etrafında buluşmaktan pek uzak isimlerin yine aynı örgüte mensup oldukları iddiasıydı. Bir an için durup düşünün: Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Hasan Atilla Uğur, Ümit Özdağ, İlker Başbuğ… Hepsi aynı örgütün “elemanıydı”. Tabii mantık çerçevesinden bakınca buradaki maddi imkansızlık apaçıktı ancak maalesef dönemin yargı mercileri “olgu”dan ziyade “algı”dan gücünü alıyordu. Dönemin siyasetinin de gücünü arkasına alan bu yargı kliği, neredeyse gün aşırı operasyonlarla tüm halkın gündemini kendi davasına çekmişti. Her gün ulusal kanallarda sevis edilen ses kayıtları, dudak uçuklatan suç isnatları ve gazetelerin “taraf” gözetmeksizin, “zaman”sızca dile getirdikleri iddialar… 2010 yılına gelindiğinde ise siyasetin ağırlık merkezi 12 Eylül Anayasa Referandumu’na kilitlenmişti. Yüksek yargının yapısını kökten değiştiren bu pakete karşı BDP, hükûmete karşı siyasi pazarlık gücünü tahkim etmek amacıyla Güneydoğu illerinde sandıkları boykot kararı aldı. Katılımın yer yer yüzde 10’ların bile altına düştüğü referandum yüzde 57,8 ile kabul edildi; ancak bu sonuç, HSYK ve yüksek yargı kadrolarının devlet içine yuvalanan sonradan ismi Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) olacak örgütün mensuplarınca tamamen ele geçirilmesinin önünü açtı. Cemaat bürokrasisi, referandumla perçinlediği yargı ve emniyet gücünü iki yönlü bir maskeyle kullanmaya başladı: Bir yandan KCK operasyonlarıyla BDP’li seçilmiş belediye başkanlarını tek sıra halinde kelepçeletip basına servis ederek kendisini "terörle tavizsiz mücadele eden yegâne güç" gibi pazarlıyor, diğer yandan hükûmetin İmralı ve Kandil ile yürüttüğü temas kanallarını sabote ediyordu. İlk açık operasyon 13 Eylül 2011’de geldi, Oslo’da MİT heyeti ile PKK yöneticileri arasında yapılan gizli görüşmelerin ses kayıtları internete sızdırıldı. Sızdırılan kayıtlarda neler yoktu ki: açıkça bebek katiline “sayın” kelimesiyle hitap eden devlet görevlileri, örgütün üst düzey militanlarıyla ahbap-çavuş ilişkisi minvalinde ve devlet terbiyesinden uzak diyaloglar ve daha niceleri… Fakat burada “Cemaat”in güttüğü esas amaç, hükûmeti "terör örgütüyle devleti pazarlık konusu etmekle" itham ederek kamuoyu önünde meşruiyet krizine sokmaktı. Bu sızıntıyı, 28 Aralık 2011 gecesi Şırnak sınırında sınır ticareti yapan 34 sivil köylünün savaş uçaklarınca bombalanarak can verdiği Uludere hadisesi izledi; istihbarat mekanizmasındaki şüpheler devletin güvenlik reflekslerini kilitledi. Asıl yargı darbesi ise 7 Şubat 2012 günü patlak verdi. FETÖ mensubu Özel Yetkili Savcı Sadrettin Sarıkaya, KCK soruşturması kılıfı altında doğrudan MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve Afet Güneş’i "şüpheli" sıfatıyla ifadeye çağırdı. Asıl hedef, Oslo temaslarını vatana ihanet kapsamına sokarak MİT üzerinden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı tutuklamaktı. Ameliyat hazırlığındayken durumu öğrenen Erdoğan’ın talimatıyla ifadeye gidilmedi; TBMM 17 Şubat’ta olağanüstü toplanarak MİT Kanunu’nun 26. maddesini değiştirdi ve MİT mensuplarının soruşturulmasını doğrudan Başbakanın iznine bağladı. 7 Şubat, devlet içindeki bürokratik iktidar savaşının ilk açık kurumsal çarpışması olarak kayıtlara geçti. Bu operasyon denemesinin badirelerini ucuz atlatan iktidar, 2012 sonunda cezaevlerindeki örgüt militanlarının açlık grevlerinin tırmanması üzerine bu kez doğrudan İmralı merkezli bir süreç başlattı. Farklı sebeplerle ara verilen çözüm sürecinde bu kez geçmişteki hataların yapılmayacağı da sıkça dile getirildi. Erdoğan, 28 Aralık 2012’de televizyon ekranlarında devletin Öcalan ile görüştüğünü açıkladı. 3 Ocak 2013’te ilk BDP heyeti İmralı’ya ayak bastı ve 21 Mart 2013 Diyarbakır Nevruzu’nda Öcalan’ın mektubu okundu: "Silahlı unsurlarımız sınır ötesine çekilsin, silahlı direniş sürecinden demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor." Süreci topluma anlatması amacıyla Akil İnsanlar Heyeti Türkiye’nin yedi bölgesinde sahaya indi. Tam bu bahar havasının ortasında, Mayıs 2013 sonunda Taksim Gezi Parkı eylemleri patlak verdi. Türkiye genelinde geniş halk kesimleri sokaklara dökülürken, Kendilerini Kürtler’in temsilcisi olarak sunan siyasal hareket bu dalgaya karşı belirgin bir mesafe koydu. Dönemin HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in ilk iki gün iş makinelerinin önünde durduğu sivil ve ekolojik refleks (!), eylemler hükûmet karşıtı kitlesel bir muhalefete dönüştüğünde kurumsal olarak geri çekildi. Zira İmralı ve Kandil hattı, Gezi’yi hükûmeti devirmeyi ve dolayısıyla henüz başlayan Çözüm Süreci’ni sabote etmeyi amaçlayan bir "darbe mekaniği" olarak kodlamıştı. Hükûmet, 17-25 Aralık 2013 sonrası dönemde emniyet ve yargı operasyonlarıyla Cemaat’e karşı topyekûn bir savaşa girdiği ortamda, 30 Mart 2014 yerel seçimlerini yüzde 43,4 ile atlattı. Doğu ve Güneydoğu’da ise BDP tabelasıyla terör sempatizanlarının mevzilerini koruduğu bu tablo, yeni “mevzi”lerin inşa edilmesine yol açacaktı. Seçimlerin hemen ardından, 7 Şubat travmasının bürokrasi üzerindeki tedirginliğini gidermek amacıyla Meclis düğmeye bastı. 10 Temmuz 2014’te kabul edilen 6551 sayılı Çerçeve Yasa (Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun), süreci yürüten MİT personeli ve kamu görevlilerine tam bir cezai bağışıklık getirdi. Ancak bu yasa bürokrasiye ve görevlendirilen memurlara bir çeşit zırh sağlarken sürece katılan sivil siyasetçilere hiçbir yasal güvence tanımayan asimetrik bir kurguya sahipti. Nitekim devletin yönetim aygıtı olan hükûmetin söylemi değiştiğinde, İmralı tutanakları suç sayılmasa dahi o iklimde yapılan meydan konuşmaları terör propagandası olduğu gerekçesiyle siyasetçilerin cezaevine gönderilmesine zemin hazırlayacaktı. Yani normalde suç unsuru teşkil eden bir fiilin, belirli bir dönem kuralların işletilmemesi suretiyle yok sayılması hukuk pratiğinde normalleşti diyebiliriz.
Süreç Ankara ve İmralı ekseninde tartışılırken, asıl jeopolitik ağırlık merkezi Türkiye sınırlarının dışına, Suriye sahasına kaymıştı. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinden sonraki sürece paralel biçimde, Suriye’de iç savaşın çıkışında komşu ülke Türkiye’nin azımsanamayacak bir rolü vardı. Zira dönemin Suriye Lideri Beşar Esad ile ailecek görüşen başbakan bir anda rotayı kırmış ve Türkiye-Suriye ilişkilerinin altın günleri olan 2000’lerin ilk on senesindeki “balayı” 8 ayda yerini “zemheri” soğuğuna çevirmişti. Dönemin basınına yansıyan bilgilerde dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Esad’a “nasihat” ettiği, Suriye’de sivil siyasetin önünü açması ve tabandan gelen reform isteklerini değerlendirmesi gerektiği hakkında ona tavsiye verdiği yazıyordu. Ancak patlak veren iç savaşın ardından sahada yeni aktörler ortaya çıkmıştı. Kökten dinci bir örgüt, “demokratik birlik” savunusu uğruna can veren bir gögüt ile çatışır olmuştu. Tüm bu anlattığımız bilgilerin ışığında IŞİD’in Eylül 2014’te Suriye’nin kuzeyindeki Arap Pınarı’nı -bir diğer adı ile Kobani- kuşatması ve hükûmetin sınır politikası, Selahattin Demirtaş’ın “Kobani’ye destek” adı altında sokağa çıkma çağrısıyla birleşti. 6-8 Ekim 2014 Kobani Olayları’nda sokaklar savaş alanına döndü, 50’yi aşkın insan hayatını kaybetti. Ekim ayında sadece 3 gün süren bu olaylar silsilesinin faturası ağırdı: 46 ölü ve 682 yaralı. Yaşananlar, süreci yürütmekte olan hükûmet ile HDP çizgisi arasındaki psikolojik köprüleri dinamitleyen en büyük kırılmaydı. Suriye’de ABD desteğiyle kantonlar kurup ordulaşan YPG gerçeği, Ankara’nın beka algısında artık bir numaralı tehdit haline gelmişti. Buna rağmen son bir diplomatik deneme yapıldı ve 28 Şubat 2015 günü hükûmet yetkilileri ve HDP heyeti Başbakanlık Çalışma Ofisi’nde kameralar karşısına geçerek 10 maddelik Dolmabahçe Mutabakatı’nı kamuoyuna duyurdu. Ancak bu fotoğraf milliyetçi-muhafazakar tabanda sert bir tepkiyle karşılandı. Sahadaki fiilî özerklik hazırlıklarını ve kamuoyu yoklamalarını gören Cumhurbaşkanı Erdoğan çok geçmeden kesin tavrını koydu: "Ben bu mutabakatı doğru bulmuyorum, taraf da yok masa da yok." HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 17 Mart 2015’te meclis kürsüsünden dile getirdiği o meşhur "Seni başkan yaptırmayacağız!" çıkışı ise köprüleri tamamen attı. Son olarak 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ise Türk siyasi tarihinde bir dönemin kapanışına sahne oldu. Liberal sol çevrelerin, kentli sekülerlerin ve bir kısım CHP seçmeninin "baraj aşılsın, tek parti iktidarı ve başkanlık engellensin" refleksiyle verdiği stratejik oylarla HDP, yüzde 13,12 oy alarak 80 milletvekiliyle meclise girdi. AKP ise yüzde 40,8’e gerileyerek 258 sandalyede kaldı ve Kasım 2002’den bu yana ilk kez TBMM’deki tek başına hükûmet kurma çoğunluğunu kaybetti. Bu sırada MHP ise tarihinin en yüksek oy oranlarından biri olan yüzde 16,29 ile üçüncü partilikteki konumunu sağlamlaştırdı. Sürece tepkili AKP seçmenlerinin uğrak noktası olan MHP, o gece itibariyle elinde iktidarı kurabilecek bir anahtarı tutuyordu. Ancak bu anahtarın nasıl kullanılacağı ilk andan itibaren soru işaretiydi. 7 Haziran’da sandıktan çıkan bu tablo, sadece iktidara meclis çoğunluğunu kaybettirmemişti. İplerin tamamen koptuğu, şehir merkezlerine hendeklerin kazıldığı, çatışmaların sokaklara taşındığı ve devletin en seçkin 793 personelini şehit vermesiyle sonuçlanan bir dönemin kapısını aralamıştı. Sürecin tasfiyesinden meskun mahal çatışmalarına, 15 Temmuz kırılmasından terörle öücadelenin doruk noktalarına, ve nihayet 2026’ya ve Çerçeve Yasa tartışmalarına uzanacak olan güzergâhı ise yazı dizimizin üçüncü ve son bölümünde ele alacağız.
KAYNAKÇA:

Yorumlar