top of page

İtidal Ehli: Türkiye İçin Bir Toplumsal Sorumluluk Çağrısı

7 gün önce
9 dakikada okunur

Türkiye, siyasi kutuplaşmanın toplumsal ilişkileri de kuşattığı, siyasi taraflar arasındaki mesafenin giderek derinleştiği bir dönemden geçiyor. İktidar ile muhalefet arasındaki mücadele, ülkenin geleceğine ilişkin hemen her meselenin tarafların konumları üzerinden değerlendirilmesine yol açabiliyor. Bir fikrin değeri, taşıdığı düşünsel içerikten önce kimin tarafından dile getirildiğiyle ölçülüyor; ortak meseleler üzerinde konuşabilme imkânı, siyasi aidiyetlerin sınırlarına takılıyor. Bu iklimde ülkenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten bir muhakeme geliştirmek de güçleşiyor.

İktidarın bu tablodaki sorumluluğu daha ağırdır. Devletin imkânlarını, karar alma gücünü ve kamusal kaynakları kullanma yetkisini elinde bulunduran iktidar, siyasi tercihleriyle ülkenin bütününü etkilemektedir. İktidarın kendi siyasi varlığını devletin devamlılığıyla özdeşleştirmesi, kamu yararının parti çıkarlarının gerisine düşmesi ve farklı düşüncelerin yönetim süreçlerinden uzaklaşması, toplumsal güveni aşındıran sonuçlar doğurabilir. Devletin imkânları belirli bir siyasi aidiyet çevresinde daraldığında, ülkenin insan kaynağından ve düşünsel zenginliğinden gereği gibi yararlanması da zorlaşır.


Muhalefetin karşı karşıya bulunduğu mesele ise başka bir yönden önem taşıyor. Haksızlığa uğradığını düşünen, siyasi baskılarla karşılaşan veya kamusal hayattan dışlandığını hisseden kesimlerin adalet talep etmesi doğaldır. Ancak haklılık duygusu, zamanla öfkenin bütün siyasi muhakemeye yön verdiği bir anlayışa dönüşebilir. Böyle bir durumda adalet arayışı, iktidar değişikliği sonrasında karşı tarafı dışlama veya cezalandırma arzusuyla iç içe geçebilir. Oysa hukuki hesap verebilirlik ile siyasi intikam birbirinden ayrılmalıdır.


Bu iki durum arasında bir eşitlik kurmak gerekmiyor. İktidarın gücü ve sorumluluğuyla muhalefetin konumu aynı değildir. Bununla birlikte ülkenin geleceğine ilişkin ortak sorumluluk, mevcut siyasi mücadeleye bütünüyle teslim edilemez. Türkiye'nin önümüzdeki yirmi beş, elli yılını ilgilendiren meseleleri, siyasi tarafların bugünkü hesaplarından daha geniş bir perspektifle değerlendirebilecek bir toplumsal iradeye ihtiyaç var.


Asıl soru burada ortaya çıkıyor: İktidarın ve muhalefetin mevcut konumlarını aşabilen, farklı siyasi geleneklerden gelen insanları ortak meseleler etrafında buluşturabilen ve ülkenin uzun vadeli geleceğini önceleyen bir toplumsal öncülük mümkün mü?


Bu yazıda itidal ehli kavramıyla ifade etmek istediğim arayış tam da budur.


İtidal: Ortada Durmak mı, Ölçülü Bir Muhakeme mi?


İtidal kelimesi, ilk bakışta iki uç arasında bir yerde durmayı, aşırılıklardan kaçınmayı ve ölçülü davranmayı çağrıştırır. Ancak siyasi ve toplumsal hayata ilişkin bir itidal anlayışı, taraflar arasındaki mesafenin ortasında konumlanmakla açıklanamaz. Haksızlık karşısında susmak, güçlü olanla zayıf olanı aynı kefeye koymak veya uzlaşma uğruna adalet talebinden vazgeçmek itidalin gereği sayılamaz.


İtidalin asıl meselesi, belirli bir noktaya yerleşmekten çok, olayları ve eylemleri doğru ölçülerle değerlendirebilmektir. Ne zaman, hangi şartlarda, kime karşı ve hangi amaçla hareket edileceği; gücün nasıl kullanılacağı; öfkenin nerede haklı bir itiraza, nerede yıkıcı bir tutuma dönüştüğü, bu muhakemenin parçasıdır. Dolayısıyla itidal, edilgen bir kişilik özelliğinden ziyade, düşünceyi ve eylemi yönlendiren bir ahlaki ve siyasi sorumluluk biçimidir.


Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik adlı eserinde geliştirdiği erdem anlayışı, bu ayrımı kavramak için elverişli bir başlangıç noktası sunar. Aristoteles'e göre erdem, her durumda matematiksel bir orta noktayı bulmak anlamına gelmez. Önemli olan, koşullara uygun ölçüyü belirleyebilmektir. Cesaret ile korkaklık veya korkusuzluk arasındaki ilişki, bu anlayışın bilinen örnekleri arasındadır. Erdemli davranış, doğru zamanda, doğru kişiye karşı ve doğru nedenle hareket edebilmeyi gerektirir. Üstelik bunun somut olaylarda nasıl gerçekleşeceğini belirlemek, hazır bir formülü uygulamak kadar kolay değildir (Nikomakhos'a Etik, II. Kitap, 6. bölüm, 1106b–1107a; kullanılan baskıda s. 53–54).


Bu düşünceyi siyasi hayata taşıdığımızda itidalin iki tarafın söylemlerinden eşit miktarda pay almak anlamına gelmediğini görürüz. Ölçü, tarafların birbirine ne kadar uzak durduğuna göre belirlenemez; adaletin, ortak yararın ve içinde bulunulan koşulların gerektirdiği muhakemeye dayanmalıdır. Bazen itidal uzlaşmayı, bazen kesin bir itirazı, bazen de yerleşik kabullere karşı çıkmayı gerektirebilir.


Kınalızâde Ali Çelebi'nin Ahlâk-ı Alâ’î adlı eserindeki adalet anlayışı, bu açıdan özellikle dikkat çekicidir. Kınalızâde, adalette aşırılığı zulüm, eksikliği ise inzilâm kavramıyla açıklar. Zulüm, başkasının hakkına haksız biçimde müdahale etmektir; inzilâm ise kişinin kendi hakkına yönelik haksızlıkları boyun eğerek kabul etmesidir (Kınalızâde Ali Çelebi, 2015, s. 114). Böylece adaletin ölçüsü, hem başkasının hakkını gözetmeyi hem de kişinin kendi hakkını koruyabilmesini içerir.


Bu ayrım, itidal ehlinin nasıl bir tavır geliştirmesi gerektiğini anlamak bakımından önemlidir. İtidal, haksızlık yapanı hoş görmek kadar haksızlığa uğrayanın sessiz kalmasını da erdem sayamaz. Gerektiğinde güçlü bir itirazı, kararlı bir mücadeleyi ve hesap sorma iradesini içerir. Fakat bunların yönünü belirleyen şey intikam duygusu değil, adaletin gerekleridir.


Aurelian Craiutu da Faces of Moderation adlı eserinde siyasi ılımlılığı kararsızlık, çekingenlik veya edilgenlikle özdeşleştiren anlayışa karşı çıkar. Ona göre ılımlılık, cesaret, muhakeme ve gerektiğinde mücadele etme iradesi gerektiren bir erdemdir. Farklı görüşleri ciddiye almak, aşırılıkları eleştirmek ve siyasi hesaplaşmaları intikam arayışına dönüştürmemek bu anlayışın temel özelliklerindendir (Craiutu, 2017, s. 20–21).

Bu çerçevede itidal ehli, siyasetin iki tarafı arasında kendisine güvenli bir yer arayan insanlar topluluğu olarak düşünülemez. Haksızlık karşısında sözünü söyleyen, iktidarın gücünü sınırlandırmasını savunan, muhalefetin adalet talebini destekleyen; fakat bu talebin intikam siyasetine dönüşmesine de itiraz eden bir toplumsal sorumluluk anlayışından söz ediyoruz.


İtidal Ehli Kimlerden Oluşur, Ne Yapabilir?

İtidal ehli, belirli bir partinin, ideolojinin veya düşünce geleneğinin mensuplarından meydana gelmek zorunda değildir. İslamcı gelenekten, milliyetçi çevrelerden, cumhuriyetçi düşünceden, sosyal demokrat gelenekten veya farklı siyasi arayışlardan gelen insanlar bu ortak zeminde buluşabilir. Belirleyici olan, kişilerin geçmişteki aidiyetlerinden vazgeçmeleri değil, bu aidiyetlerin ülkenin ortak geleceği üzerine düşünmelerine engel olmasına izin vermemeleridir.


Böyle bir toplumsal kesimin ayırt edici niteliği, kendi çevresinin doğrularını savunurken başka çevrelerin haklarını ve kaygılarını da anlayabilmesidir. Kendi siyasi tarafının yanlışlarını görebilmesi, gerektiğinde kendi çevresiyle karşı karşıya gelmeyi göze alabilmesi ve ülkenin uzun vadeli çıkarlarını günlük siyasi kazançların önünde tutabilmesi gerekir. Bunun için düşünsel bağımsızlık kadar ahlaki cesaret de zorunludur.


Mehmet Âkif'in Âsım'ın nesli tasavvuru, toplumsal sorumluluk üstlenecek bir kuşak arayışı bakımından bu düşünceye kültürel bir yankı verebilir. Ancak burada üzerinde durduğumuz itidal ehli, belirli bir kuşak veya tek bir dünya görüşüyle sınırlı değildir. Farklı geleneklerden gelen insanların ortak geleceğe ilişkin sorumlulukta buluşmasıdır.


Bu insanların görevi, toplumun üzerinde konumlanan yeni bir seçkinler zümresi oluşturmak veya millet adına konuşma yetkisini kendilerinde görmek de değildir. İtidal ehli, kendi düşüncesini toplumun iradesi yerine koyduğunda, aşmaya çalıştığı siyasi vesayet biçimlerinden bir başkasını üretme tehlikesiyle karşılaşır. Asıl işlevi, toplumun farklı kesimlerinde mevcut olan düşünsel ve ahlaki birikimin birbiriyle ilişki kurmasını kolaylaştırmaktır.


Bu nedenle itidal ehli yalnızca yazı yazan, açıklama yapan veya gelişmeleri uzaktan izleyen bir aydın çevresi olarak kalmamalıdır. Toplumsal hayatta görünür olması, ortak meseleleri tartışmaya açması, farklı çevrelerden insanları bir araya getirmesi ve uygulanabilir öneriler geliştirmesi gerekir. Bağımsız platformlar, düşünce toplantıları, çalışma grupları, kamusal tartışmalar ve toplumsal girişimler bu arayışın araçları olabilir. Bunların nasıl bir örgütsel biçim alacağı zaman içinde belirlenebilir; önemli olan, itidal ehlinin etkisiz bir iyi niyet çevresine dönüşmeden kamusal hayata katkı sunabilmesidir.


Üstelik ortak meseleler buluşmak için yeterince fazla. Gençlerin gelecek kaygısı, eğitimin niteliği, liyakat, toplumsal güvenin aşınması, demografik değişim, ekonomik üretkenlik ve kültürel hayatın imkânları, günlük siyasi tartışmaların gerisine düşebiliyor. Bu meseleler bir partinin veya seçmen grubunun tek başına sahiplenebileceği konular değildir. Her birinin çözümü, farklı birikimlerin bir araya gelmesini ve ülkenin geleceğini daha geniş bir zaman aralığında değerlendirebilmeyi gerektirir.


İtidal ehlinin toplumsal işlevi, bu alanlarda ortak düşünme imkânları oluşturmak; siyasal aktörlerin birbirini dinleyebileceği, yanlışların açıkça tartışılabileceği ve önerilerin ortak yarar bakımından sınanabileceği bir zemin hazırlamaktır. Gerektiğinde iktidarı denetlemek, muhalefeti eleştirmek, kamuoyuna bilgi sunmak ve somut politika önerileri geliştirmek de bu sorumluluğun içindedir.


Burada itidal ehlinin siyasi partilerden tamamen uzak durması gerektiğini ileri sürmüyorum. Böyle bir arayışın üyeleri farklı partilerde siyaset yapabilir, düşüncelerini siyasi mücadele içinde savunabilir. Ancak itidal ehlinin ortak zemini, herhangi bir partinin başarısına indirgenemez. Partiler değişse de ülkenin uzun vadeli meselelerini gözeten bu sorumluluğun devam etmesi gerekir.


Ortak Geleceğin Zemini: Normalleşme ve Hesap Verebilirlik

İtidal ehlinin önündeki temel meselelerden biri, siyasetin farklılıkları bir arada taşıyabileceği bir zeminin yeniden güçlenmesidir. Burada normalleşmeden söz ederken yaşanan haksızlıkların unutulmasını, eleştirilerin yumuşatılmasını veya iktidar ile muhalefet arasındaki sorunların üzerinin örtülmesini kastetmiyorum. Normalleşme, farklı düşüncelerin baskı korkusu olmadan dile getirilebildiği, siyasi rekabetin hukuk içinde sürdürülebildiği ve kamusal meselelerin ortak akılla ele alınabildiği bir ortamın kurulmasıdır.

Yeni bir anayasa tartışması da bu zeminde, Cumhuriyet’in kurucu esaslarını ve Türkiye’nin ortak siyasal çatısını koruma iradesiyle yürütülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliği; ülkenin üniter yapısı ve ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğü; Türkçenin resmî dil olması ve anayasal vatandaşlık tanımında yer alan Türklük vurgusu, ortak siyasal düzenin temel unsurlarıdır. Bu esasların ve özellikle üniter devlet yapısının ya da Türk milletini ortak siyasal aidiyetin merkezine yerleştiren anayasal çerçevenin değiştirilmesine yönelik girişimlere karşı açık bir duruş sergilenmelidir.


Bu duruş, farklı kökenlerden gelen yurttaşların eşit hak ve özgürlüklerini güvence altına alma sorumluluğuyla çelişmez. Toplumsal ve kültürel farklılıkların tanınması ile Cumhuriyet’in kurucu niteliklerinin ve ülkenin siyasal bütünlüğünün korunması birbirinin karşıtı olarak görülmemelidir. Mesele, ortak vatandaşlık zeminini aşındırmadan farklılıkları hukuk içinde yaşatabilmek ve herkesin haklarını güvence altına alan bir düzeni güçlendirmektir. Aynı şekilde anayasa, belirli bir siyasi iktidarın mevcut gücünü tahkim etmesinin veya kendi dünya görüşünü kalıcılaştırmasının aracı hâline de getirilmemelidir. Cumhuriyet’in temel esaslarını korurken iktidarın kullanımını sınırlandıran, hakları güvence altına alan ve kamu gücünü denetlenebilir kılan bir anayasal düzen hedeflenmelidir.


Montesquieu'nün Kanunların Ruhu Üzerine eserinde dile getirdiği “Gücün istismar edilmemesi için öyle bir düzenleme yapılmalıdır ki, güç gücü durdursun” düşüncesi, bu meselenin kurumsal boyutunu hatırlatır (Montesquieu, 2017, s. 197). Siyasi düzenin sağlıklı işlemesi, yöneticilerin iyi niyetine veya ahlaki erdemine bırakılmamalıdır; hukuki güvenceler ve etkili denetim mekanizmaları da gereklidir.


Bununla birlikte kurumların işleyişi ile toplumsal muhakeme arasında bir ilişki vardır. Farklılıkların meşru kabul edilmediği, rakiplerin düşmanlaştırıldığı ve siyasi mücadelenin kazananın her şeye sahip olduğu bir oyuna dönüştüğü toplumlarda ortak kurumların meşruiyetini koruması güçleşir. İtidal ehli, hem hukukun üstünlüğünü hem de farklılıklarla birlikte yaşayabilme iradesini savunarak bu zeminin güçlenmesine katkıda bulunabilir.


Millet Aklı: Tarihsel Birikimden Ortak İradeye

Buraya kadar itidal ehlinin hangi ihtiyaca karşılık geldiğini ve toplumda nasıl bir işlev üstlenebileceğini tartıştık. Ancak bu arayışın daha geniş bir anlamı vardır. İtidal ehlinin farklı kesimler arasında kuracağı ilişkiler ve geliştireceği ortak muhakeme, zamanla millet aklı diyebileceğimiz daha kapsamlı bir toplumsal kapasitenin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir.

Millet aklını yalnızca belirli bir zamanda toplumun üzerinde uzlaştığı kararların toplamı olarak düşünmemek gerekir. Bir milletin tarihsel tecrübesi, kültürel hafızası, dili, düşünce geleneği, ortak yaşama deneyimi ve kuşaklar boyunca biriktirdiği değerler bu aklın kaynaklarını oluşturur. Bu kaynaklar her zaman tek bir yönde akmaz. Tarihsel mirasın içinde farklı tecrübeler, karşıt yorumlar, çatışmalar ve birbirini tamamlayabilecek düşünceler bulunur. Millet aklının gelişmesi, bu mirasın eleştirel bir muhakemeyle bugünün meselelerine taşınmasını ve ortak geleceğin ihtiyaçlarıyla buluşturulmasını gerektirir.


Türk toplumunun kültürel ve tarihsel müktesebatı, yalnızca geçmişe ait hatıralardan ibaret değildir. Bu birikimin içinde bugünün toplumsal sorunlarına ışık tutabilecek düşünceler, kurumlaşma tecrübeleri, dayanışma biçimleri, ahlaki ilkeler ve hayatı yorumlama yolları bulunur. Fakat bunların varlığı, kendiliğinden ortak bir iradeye dönüşecekleri anlamına gelmez. Farklı kesimler birbirini duyamadığında, düşünceler siyasi aidiyetlerin sınırları içinde kaldığında ve ortak meseleler üzerinde birlikte düşünme imkânı daraldığında, bu zenginliğin önemli bir bölümü toplumsal hayata yeterince yansımayabilir.


İşte itidal ehlinin burada üstlenebileceği rol, yeni bir millet aklı icat etmek veya mevcut birikimin sahibi olduğunu ileri sürmek değildir. Toplumun farklı kesimlerinde dağınık hâlde bulunan düşünsel ve ahlaki kaynakların birbirine ulaşmasını kolaylaştırmak; ortak tecrübelerin ve farklı bakışların buluşabileceği kanallar açmak; geçmişten devralınan değerlerin bugünün sorunları karşısında yeniden düşünülmesine katkıda bulunmaktır.


Bunu bir ırmak metaforuyla ifade edebiliriz. Millet aklı, toplumun tarihsel ve kültürel havzasından beslenen, kuşakların tecrübeleriyle zenginleşen bir akış gibidir. İtidal ehlinin katkısı, bu ırmağın sahibi olmak veya ona kendi yönünü zorla tayin etmek değildir. Farklı kaynakların birbirine ulaşmasını, akışın önündeki tıkanıklıkların giderilmesini ve birikmiş enerjinin ortak bir geleceğe yöneltilebilmesini kolaylaştırmaktır.


Böyle bir süreçte toplumsal müktesebat daha canlı biçimde işlenebilir; geçmişin birikimi bugünün ihtiyaçlarıyla buluşabilir ve farklı kesimlerin katkılarıyla yeni düşünceler gelişebilir. Bunun sonuçları siyasetle sınırlı kalmayacaktır. Daha geniş bir siyasi ufuk, daha nitelikli kamusal tartışmalar, kültürel üretimin zenginleşmesi, toplumsal güvenin güçlenmesi ve ekonomik potansiyelin daha verimli değerlendirilmesi bu zeminde gelişebilecek imkânlar arasındadır. Ülkenin insan kaynağından daha fazla yararlanılması, farklı tecrübelerin ortak sorunların çözümüne katılması ve uzun vadeli hedeflerin daha sağlıklı belirlenmesi de aynı toplumsal kapasiteyle ilişkilidir.


Millet aklı, bu bakımdan önceden tamamlanmış, değişmez ve tek bir grubun temsil edebileceği bir öz değildir. Tarihsel birikimden beslenen, fakat her kuşağın katkısıyla yeniden gelişen müşterek bir muhakeme ve yön tayin etme kapasitesidir. İtidal ehli bu kapasitenin yerine geçemez; onun ortaya çıkmasını, zenginleşmesini ve toplumsal iradeye dönüşmesini kolaylaştırabilir.


Siyasetin Ötesinde Bir Sorumluluk

Türkiye'nin ihtiyacı, siyasi mücadeleden vazgeçmiş, farklılıkların ortadan kalkmasını bekleyen veya her meselede uzlaşma arayan bir toplumsal kesim değildir. İhtiyaç duyulan, farklılıkları korurken ortak sorumluluk geliştirebilen; gerektiğinde itiraz eden, fakat itirazını adalet ve ölçüyle yönlendiren; siyasi tarafların ötesinde ülkenin geleceğini düşünebilen bir öncülüktür.


İtidal ehlinin oluşması, bir grup insanın kendisini bu adla ilan etmesiyle tamamlanacak bir süreç de değildir. Bu kavramın anlam kazanması, üstlenilen sorumluluğun kamusal hayatta karşılık bulmasına, ortak meseleler etrafında gerçek ilişkiler kurulmasına ve somut katkılar üretilmesine bağlıdır. Söylemle eylem arasındaki mesafenin daralması, bu arayışın inandırıcılığını belirleyecektir.


Böyle bir öncülüğün başarı ölçüsü de kendisini kalıcı ve ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmesi olamaz. Asıl başarı, toplumun farklı kesimlerinin kendi meselelerini daha geniş bir perspektifle değerlendirebilmesine, birbirini dinleyebilmesine ve ortak geleceği ilgilendiren sorunlarda müşterek bir irade geliştirebilmesine yaptığı katkıyla ölçülür.


Millet aklı dediğimiz müşterek muhakemenin gelişmesi, işte bu sürecin açabileceği daha geniş bir ufuktur. Türkiye'nin tarihsel ve kültürel birikiminin daha verimli biçimde değerlendirilmesi, farklı toplumsal kesimlerin birbirinin tecrübesinden yararlanması ve ülkenin geleceğine ilişkin imkânların çoğalması, böyle bir ortak iradenin sağlayabileceği kazanımlardır.


Bu nedenle mesele, yalnızca itidal ehlinin kimlerden oluşacağı sorusu değildir. Asıl mesele, böyle bir toplumsal sorumluluğun ortaya çıkmasına ve süreklilik kazanmasına kimin, nasıl katkıda bulunacağıdır. Farklı siyasi geleneklerden gelen insanlar ortak meseleler etrafında buluşabilir mi? Kendi çevresinin yanlışını da eleştirebilecek bir düşünsel bağımsızlık geliştirilebilir mi? Günlük siyasi hesapların ötesine geçerek gelecek kuşaklara karşı sorumluluk üstlenilebilir mi?


Bu soruların cevabı, herhangi bir grubun tek başına verebileceği bir hükümde saklı değildir. Cevap, toplumun farklı kesimlerinin kuracağı ilişkilerde, birlikte geliştireceği muhakemede ve üstleneceği ortak sorumlulukta aranmalıdır.


İtidal ehli, bu arayışın başlangıç noktası olabilir; millet aklı ise toplumun kendi tarihsel birikimi ve ortak iradesiyle geliştirebileceği daha geniş bir imkândır. Türkiye'nin ihtiyacı, bu imkânı temsil ettiğini iddia eden bir zümreden çok, onun ortaya çıkabileceği zemini hazırlamaya cesaret edecek insanlardır.


Kaynakça

Aristoteles. Nikomakhos'a Etik. Çev. Furkan Akderin. İstanbul: Say Yayınları, 2014.

Craiutu, Aurelian. Faces of Moderation: The Art of Balance in an Age of Extremes. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 2017.

Ersoy, Mehmet Âkif. Safahat: Safahat’ı teşkil eden yedi kitabın tam metni ile Safahat dışında kalmış bir kısım şiirleri. Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi, 2015.

Kınalızâde Ali Çelebi. Ahlâk-ı Alâ’î. Haz. Mustafa Koç. İstanbul: Klasik, 2015.

Montesquieu. Kanunların Ruhu Üzerine. Çev. Berna Günen. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Hangi Cumhuriyet'i Kutluyoruz?

"Cumhuriyet" kelimesi bize Arapça "cumhur" kelimesinden geçmiştir. "Cumhur", toplu halde bulunan halk demektir. "Cumhuri" ise cumhura, yani "millete, halka mahsus". "Cumhuriyet" işte bu "cumhuri"den t

 
 
 
Gardaş Azerbaycan Bizim Hatalarımızı Tekrarlamamalı

Özellikle 2020 sonrası duyduğumuz ve katıldığımız bir cümle var. İki devlet tek millet. Azerbaycan çoğu konuda birlikte yol yürüdüğümüz bir dünya ülkesi olmasının yanında halkıyla, kültürüyle tarihse

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page