top of page

HUKUK MU ÖNCE DOĞDU İNSAN MI ?

Hukuk mu önce doğdu insan mı? Birçok bilim dalının insanlığın doğuşunu görmediğini biliyoruz. Homo cinsinin ata primatlardan ayrıldığı anlara dair bilgimiz neredeyse yok. Karanlık olan bu döneme dair bilgilerimiz insan iskeleti kalıntılarından ve insanın bıraktığı ayak izlerinden yapılan tahminlerden ileriye gidemiyor. Ancak biliyoruz ki fen bilimleri daha çok felsefenin doğuşunu takip eden bir “düşünme” sürecinin sonunda sistemleştiler.  Homonun geçmişine ilgi duyan yazarın ise aklına bir soru geldi: peki hukuk ne zaman doğdu? Birbirini takip eden onlarca sorgulamanın ardından ilk soru peki insana ne anda insan deriz sorusuyla kaynaştı, ayırt edilemez hale geldi. 


Türümüzün tarihsel geçmişi 19.yyda bilim insanlarının araştırmalarında sistematik olarak kendine yer bulmaya başladı. Devamında ise 20.yy bilim çevrelerinde insan, çevresel bağlamıyla evrimsel süreç içinde ele alınmaya başlandı. Birçok bilim dalına göre emekleme aşamasında olan insanın tarihine dair araştırmalar gerek bulguların çekip çıkarılmasının zorluğu gerekse sosyo kültürel önyargı ve dayatmaların sonucu olarak minik adımlarla ilerledi. Bunun yanında insanın ne zaman “insan” olduğu sorusu gibi soruların cevaplanmasının imkansız olması nedeniyle bilim dalı gri alanlarda gezinir oldu. Fakat her an değişebilecek olan bulgulara göre insanın ortak atadan ayrılışı yaklaşık 7 milyon yıl öncesine dayanmaktadır. Homo sapiensin yani bildiğimiz anlamıyla insanın evrimi ise yaklaşık 300 bin yıl önceye dayanmaktadır. Afrikada evrimleşen sapiens binlerce yıl süren durağan çağın ardından çetin bir yolculuğa çıkarak tüm dünyaya yayılmaya başladı. 


İnsan türünün göç etmeye karşı duyduğu yoğun tutku günümüzde de devam etmekte olsa da ilk göçlerin etkilerinin tüm tarihimizi baştan yazdığını söylemek iddialı bir ifade sayılamayacaktır. Gerek iklimin ılıman olması gerekse nehir kıyılarında öbeklenen bereketli toprakların varlığı insanlığın göç yollarından en önemlisini Mezopotamya ve Anadolu üzerinde toplanmasına neden olmuştur. İnsanlığın ilk köyleri, ilk şehirleri, ilk medeniyetleri de yine bu alanda kurulmuştur. Medeniyete dair ilk hareketlenmelerin ardından ise insanoğlu durdurulamaz bir yayılım göstermiş zaman içinde birbirinden ayırmanın nispeten kolay olduğu insan türleri birbirine karışmış , tür tanımımız baştan yazılmış ayrışan ırkların çizgileri kaybolmaya başlamış ve insanlık modern çağına geçmiştir. Ancak tüm bunların yanında insanın “doğuşunu” net olarak bir ana bağlamak imkansızdır. Her araştırmacı insanlığın varlığını farklı bir andan başlatabilir her an bildiğimiz yaklaşık tarihler değişebilir. Her ne kadar ilk insanın varlığından bahsedemesek de insanlığın yani toplumun var oluşundan bahsedebiliriz. 

Peki insanlığın başlangıcı nereye dayandırılmalı? Bu soruyu cevaplamak epey zor ve değişken. Bu nedenle yazar uzun uzun düşündü ve kendince bir yorum yaptı. Madem fen bilimlerinin kökenini felsefenin doğuşunu destek alarak inceliyoruz insanlığın doğuşuna bakarken de felsefeyi dayanak alabiliriz. 


Doğa filozoflarından Aristo’nun “ İnsan doğası gereği politik bir hayvandır” sözü birçok kişi tarafından bilinmektedir. Fakat Aristo’nun bu meşhur sözünde ne anlatmak istediğini anlamak içinse onun genel kuramına ve yaşadığı toplumun şartlarına bakmak gerekir. Öncelikle Aristo’nun “insan”dan kastı Polis vatandaşı olan “yurttaşlardır”. Polis yurttaşları ideal olarak sürekli düşünce faaliyeti yürüten , sosyal hayata katılan , siyasal arenada aktif rol alan sisteme uyum sağlayan kişilerdir. Polis düzeni öyledir ki yurttaşı sıradan bir hayvandan ayırmaktadır onu şekillendirmektedir. Aslında basitçe buna polis insanı insanlığın bir parçası yapar demek mümkündür. “Politik” olmak ise polisin kurallarına uymaktır. Politik olmayı sadece oy kullanmak olarak algılamak yanlıştır. Politik olmak düşünmektir, kendini yetiştirmektir “insan” olmaktır. Zaten Aristo’ya göre polisteki her şey politiktir. İnsanın hamurunu da polis yoğurmaktadır o halde insan da politiktir. Basitçe insanı insan yapan sosyal çevresidir, yönetime katılmasıdır, düşünmesidir, öğrenmesidir. 


İnsanın sosyal olması ise insanlık için görece yakın bir tarihe dayanmaktadır. Karanlık çağın ardından kaba taş ve yontma taş devirlerinde de insan dar bir sosyal çevrenin üyesidir. Doğmakta, beslenmekte, üremekte ve ölmektedir. Ancak cilalı taş ve devamında insan diğer insanlarla kaynaşmaya başlamış yaban hayata karşı ayakta durmak için diğerleriyle beraber yaşamaya başlamıştır. O halde insanlığın doğunu buralarda bir yerde aramak mümkündür. Peki bizi kaynaştıran, sosyalleştiren güçlü bağımız nereden doğmaktadır? Bu soruya verilecek cevaplardan biri: alışveriştir. İnsanların kimisi toplamakta kimisi avlanmakta kimisi üretmektedir. Fakat zaman geçtikçe ağırlaşan bu işler ve kalabalıklaşan aile üyelerine yetebilmek için bir iki insanın çalışması yetersiz kalmıştır. İnsan değiş tokuş yaparak zamandan kar etmekte, becerisi olmayan şeyleri başka insanlara yaptırabilmektedir. İşte bu değiş tokuşlar sırasında iletişim gelişmiş sosyal bağlar kuvvetlenmeye başlamıştır. Elimdeki eti al sen bana meyve ver demek ilkel bir sözleşmedir. Ben avlanayım sen bizi koru demek sözleşmedir, mızrağımı keskinleştirirsen sana onunla avladığım etten veririm demek sözleşmedir. Tüm bu sözleşmeler insanlığın doğuşunun temelindedir. İnsan türünü insan yapan onun sosyal olmasıysa ve insanı soyla yapan sözleşmelerin kurduğu bir ağsa hukuk mu önce doğmuştur insan mı?

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Anadolu’da Kuvva Ruhunun Değerleri

Anadolu’da Kuvva Ruhunun Değerleri Anadolu; sadece havasıyla, doğasıyla veyahut bereketli toprakları ile önemli değildir. Jeopolitik konumu, tarihsel ve dinî önemi, üstünde yaşanan olaylar gibi birçok

 
 
 
Osmanlı Sarayında Bir Bayram Sabahı

Şüphesiz ki Osmanlı saraylarında askeri törenlerin yanı sıra dini törenlere de yer veriliyordu. Halkın bir ve beraber olmayı en çok hissettiği bu günlerde sarayın bu gibi mübarek günlerde yaptığı töre

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page