top of page

Homeros’tan Dede Korkut’a Hikayeler

Dünyada yaşamın başlamasının üzerinden milyarlarca yıl geçti. Sayısız canlı türü yeryüzünde yaşadı fakat hiçbirisi insanın yaptığını başaramadı. Üstelik insan diğerleri gibi en hızlısı ya da en güçlüsü değildi, keskin pençeleri ya da sivri dişleri de yoktu. İnsan bir noktada diğerlerinden ayrılmayı başardı, medeniyeti inşa etti fakat insanı diğerlerinde farklı kılan neydi?


İnsanın iki ayağı üzerine kalkması her şeyi değiştiren ilk adım oldu, ormandan çıkarak ovalara yayıldı. Bir aslandan kaçacak yeri kalmadığında can havliyle yerdeki taşı alıp karşısındaki aslana fırlatarak kaçmasına sebep olan ilk kişi ise bir başka dönüm noktası oldu. Düşen bir yıldırımdan çıkan ateşi kullanmayı ve taşımayı öğrendiklerindeyse artık başka bir seviyeye yükselmiş oldular, tanrısal bir gücü kullanmayı öğrenmişlerdi. Ateş sayesinde ısındılar, geceyi daha uzun hale getirdiler. İnsanı diğerlerinden ayıran ilk teknolojik devrim de buydu.


Ateş birçok anlatıda medeniyetin temeli olarak nitelendirilir. Antik Yunan mitlerinde Zeus ateşi insanlardan gizliyordur çünkü ateş bilgi ve medeniyettir. İnsanlara acıyan Titan Prometheus ise ateşi Olimpos’tan çalarak insanlara verir. Bunun üzerine Prometheus, tanrılar tarafından sonsuza kadar Kafkas Dağları’nda bir kayaya zincirlenir. Her gün bir kartal Prometheus’un karaciğerini yemeye gelir, Prometheus ölümsüz olduğu için her günün sonunda karaciğeri yenilenir ve bu işkence sonsuza dek sürer. İnsanlar öğrendikleri ateşi kullanarak yemek yapmayı, demirciliği, üretmeyi öğrenir ve böylece medeniyet başlar.


Yemek yeme eylemi insanların ateş başında toplanmasıyla değişir, insanlar bir süre sonra birbirlerine hikayeler anlatmaya başlar. Belki de ateş başında anlatılan ilk hikaye, korkudan titrerken yerden aldığı taşı aslana fırlatan o kişinin hikayesiydi. O hikaye yeni doğanlara tekrar anlatıldı, ardından da onların çocuklarına… Ateş başında geçirilen uzun geceler dili geliştirdi, gelişen dil hikayeleri doğurdu, doğan hikayelerden ise ortak hafıza oluştu. Bu ritüel aradan geçen on binlerce yıla rağmen hala hepimizin içindedir. Hepimiz bir ateş gördüğümüzde karşısına oturmak isteriz ve hepimiz o ateşin başında bir hikaye anlatılmaya başladığında pür dikkat dinleriz. İnsanı insan yapan şey, avucunda taşıdığı ateşi hikayeler ile kalbine yerleştirmesi ve içindeki ateşi nesilden nesile aktarması oldu. Ateş, insanı diğer canlılardan ayıran ilk araçtı fakat onu medeniyete taşıyacak olan asıl güç hikayeler oldu. 


İnsan, macerasına devam ederken hikayeler de onunla birlikte yol aldı. Bazıları unutuldu, bazıları değişti, bazıları ise hala anlatılmaya devam ediyor. Toplumlar kendilerini bu hikayelerle tanımladılar, çocuklara doğruyu ve yanlışı bu şekilde öğrettiler. Nihayetinde bu hikayeler destanlara, masallara dönüştü. Dede Korkut Hikayeleri’ni dinlediğimizde de Homeros’un dizelerini işittiğimizde de içimizi ısıtan ve hala bizi etkileyen şey o hikayelerin anlatıldığı ilk gün ateşin yüzümüze vuran sıcaklığıdır.


Her toplumda bu hikayelerin örneklerini görürüz fakat bizler için en güçlü örnekler Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı ile Dede Korkut Hikayeleridir. İlyada ve Odysseia Antik Yunan metni olmasının yanında dünya tarihinde tekrar tekrar anlatılan önemli hikayelerdir ve klasik hikaye anlatıcılığının temel taşlarındandır. Diğer yanda Dede Korkut Hikayeleri ise Türk Dünyası için- hatta özellikle Oğuz Türk dünyası için önemlidir. Aralarında binlerce kilometre ve yüzyıllar olmasına rağmen her iki anlatı da insanın aynı temel sorularına cevap arar: Cesaret nedir? Bir kahramanı kahraman yapan nedir? Aile, sadakat, onur ve fedakarlık nedir?


İlk bakışta birbirinden son derece uzak durur bu iki anlatı. Bir tarafın hikayeleri Ege kıyılarında şekillenir, diğeri ise Türkistan bozkırlarından Anadolu’ya uzanan Türk kültürü ve coğrafyasında şekillenir. Anlatıların derinine indiğimizde ise fark ederiz ki farklı coğrafyalarda yaşasa da insanların benzer korkuları, benzer soruları, benzer umutları ve benzer idealleri vardır. Kahramanların isimleri, giydikleri kıyafetler ve yaşadıkları topraklar değişse de doğaları aynıdır, sorularının cevaplarını yine ateşin başında arıyorlardır. Ateş başında anlatılan ilk hikayeden bugüne kadar geçen binlerce yılda kahramanlar değişti. Kahraman bir gün Akhilleus oldu, bir gün Basat, Bamsı Beyrek ya da Odyseseus… Fakat çıkılan yol değişmedi. Hepsi aynı çağrıya kulak verdi, bir yolculuğa çıktı, yolculuk boyunca sınavlardan geçti ve dönüşerek evine döndü. Joseph Campbell’ın “Kahramanın Yolculuğu” adını verdiği şey de tam olarak buydu. Campbell’a göre dünyanın dört bir yanında anlatılan büyük destanlar ve mitler farklı isimlere sahip olsalar da ortak bir anlatı şemasını paylaşır. 


Campbell’a göre kahramanın yolculuğu en temelde üç büyük bölümden oluşur: ayrılış, erginlenme ve dönüş. Kahraman önce alıştığı dünyanın dışına çıkar, kendisini değiştiren bir dizi sınavdan geçer ve mücadelerinin sonucunda kazandığı bilgi ya da güçle geride bıraktığı dünyasına dönüş yapar. Yolculuğa çıkan kişi ile eve dönen kişi aynı değildir. 


Her şey kahramanın olağan hayatında başlar. Kahraman kendisini bekleyen büyük maceradan habersiz şekilde alıştığı düzende yaşamını sürdürmektedir fakat bu düzen sonsuza dek sürmeyecektir. Bir tehlike, görev ya da karşılaşma kahramanı yaşadığı düzene terk etmeye iter, bu maceraya çağrıdır. Odysseus için bu çağrı Truva Savaşı’na katılmak zorunda kalmasıdır. Basat, boyunu yok olmanın eşiğine getiren Tepegöz’e karşı hareket etmek zorunda kalır. 


Kahraman bu çağrıya hemen cevap vermez. Bilinmeye adım atmak sahip olduğu güvenli alanı terk etmesini gerektirecektir. Bu sebeple kahraman korkabilir, tereddüt edebilir. Campbell bu aşamayı çağrının reddi olarak adlandırır. Odysseus’un savaşa gitmemek için delirmiş gibi davranması bu tereddütün en bilinen örneklerindendir. Ancak kahramanın eski hayatına dönmesi artık mümkün değildir. Bu noktada ortaya bir bilge, bir rehber, yardımcı bir figür veya tanrının kendisi ortaya çıkarak kahramana yol gösterir. Odyssesus’un Athena’nın rehberliğiyle doğru yolu bulması, Basat’ın Oğuz beylerinin desteğiyle Tepegöz’ün üzerine gitmesi ve Dede Korkut’un hikayelerde kahramana akıl vermesi rehber figürünün farklı örnekleridir. Kahraman cesaretini topladıktan sonra ilk eşiği geçerek bilinmeyene adım atar.


Eşiğin diğer tarafında eski kuralların geçerli olmadığını görür kahraman. Yolculuğunda yabancı insanlarla tanışır, doğaüstü varlıklarla, düşmanlarla ve kendi korkularıyla karşılaşır. Yol boyunca dostlar edinir, düşmanlarını tanır ve adım adım tüm sınavları geçmeye başlar. Odysseus yolculuğu boyunca farklı farklı düşmanlarla karşılaşır, Basat ise Tepegöz’ün mağarasına tek başına adım atmak zorunda kalır.


Her geçtiği sınavda kahraman güçlenir çünkü bu sınavlar onun cesaretini, sabrını, zekasını, sadakatini ya da iradesini sınar. Kahraman bu, bazen yenilir, aldatılır veya esir düşer fakat gerçek dönüşüm de bu başarısızlık sayesinde başlar. Odysseus adamlarını teker teker kaybeder, Basat ise Tepegöz’ü kaba kuvvetle yenemeyeceğini anlayınca zekasına kullanmak zorunda kalır. Kahraman karşılaştığı her zorlukta aynı zamanda kendisini de tanır, zayıflıklarıyla yüzleşir.  


Yolculuğun merkezinde ise kahramanın en büyük korkusuyla yüzleştiği asıl sınav bulunur. Bu karşılaşma bir canavarla savaşmak, ölümle yüzleşmek, sevilen birini kaybetmek ya da kendi kibriyle hesaplaşmak şeklinde kendini gösterebilir. Odysseus için bu yüzleşme Kyklops’un mağarasından çıkabilmek ve eve dönüş yolunda tanrıların gazabıyla mücadele etmekken, Basat için Tepegöz’ün karşısına tek başına çıkmak ve onu alt etmektir.


Kahraman bu noktada eski benliğini geride bırakır ve sembolik olarak yeniden doğar. Kahraman düşmanını alt ederek başka bir insana dönüşür. Bu zaferin sonucunda kahraman bir ödül kazanır ancak ödül her zaman bir hazine ya da silah değildir, bazen edinilen bir bilgi, kazanılan bir isim ya da toplumun kurtuluşu ödül olabilir. Odysseus İthaka’daki ailesine ve tahtına kavuşur, Basat ise boyunu Tepegöz’den kurtarmış olur. 


Bu yüzden yolculuk zaferle sona ermez, kahraman her şeyin başladığı yere dönmelidir. Ancak dönüş en az gidiş kadar zor olur çünkü kahraman değişmiştir, geride bıraktığı dünya ise aynıdır. Kahraman artık yeni bilgisi ile eski düzen arasında bir bağ kurmalıdır. Eve döndüğünde yolculuğunda kazandığı bilgeliği de toplumuna taşır. Campbell’in modelinde yolculuğu tamamlayan da budur: Kahraman bilinmeyene adım atar, dönüşür ve kazandığı ile kendi dünyasını yeniler. 


Bu aşamalar her anlatıda aynı açıklıkla ve detaylarla görülmese de temel iskelet genelde aynıdır. Bazı kahramanlar çağrıyı reddetmez, bazısı doğrudan bir rehberle karşılaşmaz, bazıları ise yolculuktan sağ dönmeyebilir fakat önemli olan aşamaların birebir tekrarlanmasından ziyade kahramanın alıştığı düzenden koparak sınanması ve dönüşmesidir. Bu nedenle Odysseus ve Basat aynı olayları anlatmasa da benzer çerçevede ilerler, coğrafya fark etmeksizin her insanı etkileyen şey ise olaylardan ziyade kahramanın geçirdiği dönüşümdür. Kahramanın Yolculuğu bu hikayelerin omurgasını anlamamızı sağlar ancak benzerlik sadece omurgadan ibaret değildir. Hikayelere yakından baktığımızda aynı yolculuğun etrafındaki benzer karakterleri, benzer çatışmaları ve benzer figürleri de daha net görmeye başlarız. 


Kahramanın uzun yolculuğun ardından evine dönmesi iki tarafta da bulunan dikkat çekici bir noktadır. Odysseus, Truva Savaşı sonrası 20 yıl boyunca evine dönemez. Bamsı Beyrek ise uzun yıllar esaret altında kalır. Her iki hikayede de kahramanların öldükleri düşünülür ve yoklukları gerilerinde bıraktıkları düzenin bozulmasına yol açar. Odysseus’un sarayında Penelope’nin talipleri onun yerini almaya çalışırken, Bamsı Beyrek’in öldüğü yalanını yayan Yaltacuk da Banu Çiçek ile evlenmeye hazırlanır. Bunun sonucunda da iki hikayede de kahramanın dönüşü fiziksel bir geri dönüş mücadelesini aşarak kendilerine ait olan düzeni yeniden kurma mücadelesine evrilir. 


Bamsı Beyrek ve Odysseus arasındaki dikkat çekici bir diğer benzerlik de iki kahramanın da kimliklerini hemen açıklamamasıdır. Bamsı Beyrek deli ozan kılığına, Odysseus ise dilenci kılığına girerek önce insanların sadakatlerini sınar. Dost ile düşman ortaya çıkar, sap ile saman ayrılır. Gerçek kimliklerini açıklamaları sırası geldiğinde kahramanlar kendilerine özgü silahları sayesinde kimliklerini kanıtlar. Odysseus kendi yayını yalnızca kendisinin gerebildiği bir sahne ile, Bamsı Beyrek de düğünde ok atarak gerçek kimliğini ortaya koyar. İki kahramanın da eve döndüğünde çevredekilerin sadakatini sınaması geride bıraktığı dünyanın da değiştiğini gösterir. 


Kahramanın yokluğu geride bıraktığı dünyayı da tehdit eder. Bu sebeple ev, otoritenin ve düzenin simgesidir. Odysseus Truva’da olduğu sırada sarayı talipler tarafından işgal edilir, Salur Kazan ava çıktığında da yurdu Şökli Melik tarafından basılır ve Burla Hatun ile Uruz esir edilir. Kahramanın evi her iki anlatıda da yokluğunda oluşan otorite boşluğunu işaret eder. Bu süreçte dikkat çeken bir başka nokta ise Telemakhos ile Uruz arasındaki paralelliktir. Her iki karakter de henüz babasının boşluğunu doldurabilecek yetkinlikte değildir fakat babalarının yokluğunda ilk kez onun sorumluluğunu üstlenmeye gayret ederler. Böylece kahramanın yolculuğu geride kalan oğulları da olgunlaştıran bir süreç haline gelir.


İki metne baktığımızda kahraman tarafına ek olarak kahramanın düşmanlarında da benzerliklere rastlamak mümkündür. Odysseus’un savaştığı Polyphemos ile Basat’ın savaştığı Tepegöz neredeyse birebir örtüşür. Her iki canavar da mağarada yaşar ve insan eti yer. İki kahramanın da yolu mağarada tuzağa düşmeleri sonucunda bu canavarlarla kesişir ve iki kahraman da canavarı doğrudan kaba kuvvetle yenemeyeceklerini anlar. Canavarın gözünü kör ettikten sonra sürünün arasına saklanarak kaçmayı başaran kahramanlar neredeyse aynı yöntemi izlerler. Bununla birlikte iki canavarın temsiliyetleri açısından ortada bir fark vardır. Polyphemos toplumun dışında yaşayan yabancı bir tehdittir fakat Tepegöz Oğuzların içinden doğar ve yine Oğuzlara yönelik tehdit oluşturur. Bu önüyle Tepegöz toplumun kendi içinden doğan bir tehlikeyi simgeler.


Homeros ile Dede Korkut arasında yüzlerce yıl ve yüzlerce kilometre vardır. Buna rağmen kahramanların çıktıkları yol ve bu yolda karşılaştıkları birbirine şaşırtıcı ölçüde benzerlik gösterir. Bunun sebebini destanların birbirinin kopyası olması olarak yorumlamak ise yeterli bir açıklama değildir. Asıl sebep, insanların binlerce yıldır aynı korkularla, aynı sorularla yaşamasıdır. İşte tam da bu yüzden Dede Korkut’u okurken Homeros’u, Homeros’u okurken de Dede Korkut’u hissedebiliriz. Çünkü kahramanların isimleri, yaşadıkları yer değişir ama insan aynı insandır. 


Binlerce yıl önce ateşin başında anlatılan hikayeden bu yana çok az şey değişti aslında. Evet, teknoloji gelişti ve tam olarak aynı şekilde yaşamıyoruz, artık ateşin yerini lambalar aldı fakat insanlar hala bir araya gelerek hikayeler anlatıyor ve hala kendilerini o hikayelerin içinde arıyor. Homeros’u da Dede Korkut’u da hala yaşatan ve tekrar tekrar sıkılmadan dinlememize sebep olan şey de budur. Çünkü medeniyet ateşi yanında taşıyanların olduğu kadar, o ateşin etrafında hikayeler anlatanların eseridir.


Kaynakça:

Can, A. Homeros Destanları ile Dede Korkut Hikâyeleri Arasındaki Kurgu, Yapı, Tip ve Tema Benzerlikleri. Turkish Studies - International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Cilt 6, Sayı 2, Bahar 2011, s. 263-286

Campbell, J. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Çev. Sabri Gürses. İthaki Yayınları, 2023.


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Nedir Bu Çerçeve Yasa? Dünden Bugüne - 1. Kısım

Bugün Türkiye’nin gündemine oturan "Çerçeve Yasa" ve Ekim 2024’te başlatılan "Terörsüz Türkiye" tartışmalarını bugünün salt siyasi aritmetiği ile anlamak mümkün değil. Masadaki yasal düzenlemelerin to

 
 
 
Geyiği Kurtarmak

Herkesin hatırlayacağı üzere 2025 yılının Ağustos ayında İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde ayağı kırılan bir geyik fabrikaya sığınmıştı. Durum fark edilince, yetkililere haber verildi. Yaralı geyik hızla t

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page