top of page

Ernest Hemingway’ın Mustafa Kemal Yanılgısı- Hemingway Mütareke istanbul'unda


Şüphesiz dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Ernest Hemingway ile tanışmam “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabı sayesinde olmuştu. Onu diğer yazarlardan ayıran asıl özelliğin kaynağını fark etmem ise yıllar sonra gerçekleşti. Belki de kalemindeki acımasız gerçekliğin temeli, genç yaşta başladığı muhabirlik deneyimlerinde gizliydi.

Amerikalı yazar, liseyi bitirdikten sonra başladığı savaş muhabirliğini Birinci Dünya Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürdü. Anthony Burgess, Hemingway’in tanık olduğu gerçeklik ile edebi üslubunu şu sözlerle özetliyordu:

“Edebiyatla eylemi uzlaştırarak tüm yazarlar için hasta odasından çıkıp arenaya gitme ve sonra masaya dönme hayalini gerçekleştirdi. İyi yazdı ve iyi yaşadı; her iki faaliyet de aynıydı. Kalemi tüfek kadar isabetli kullandı; ter ve onur; taş yüreklilik.”

Nitekim Hemingway, o yıllarda Benito Mussolini’nin sahte bir milliyetçi olduğunu, Avrupa’nın doğudaki egemenliğinin hızla çökeceğini ve Müttefiklerin Almanlara yönelik sert tutumunun yeni bir savaşa yol açabileceğini öngörmüştü.

Ne var ki, “tüfek kadar isabetli kalemi” Mustafa Kemal söz konusu olduğunda yanılmıştı. Hemingway’in İstanbul’da geçirdiği dönem, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının emperyalizme karşı Anadolu’da başlattığı İstiklal Mücadelesi ile aynı yıllara denk geliyordu.

Mütareke İstanbul’unda bulunduğu süre boyunca şehrin demografik yapısından insanların eğlence kültürüne kadar pek çok konuda gözlemlerini kaleme alan Hemingway, Modern Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal’i, Kayabal’ın deyimiyle “fırsatçı” olarak nitelemiş; ancak bu dahil pek çok öngörüsünde yanılmıştı.

Okuyacağınız satırlar, bir yandan Mustafa Kemal’in stratejik dehasını gözler önüne sererken, diğer yandan Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in pek bilinmeyen küstahlığını ortaya koymaktadır. Bu yazılar, Milliyet Yayınları’nın Ağustos 1970 tarihli İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Arasındaki Mektuplar kitabından derlenmiş olup 30 Eylül 1922 tarihli The Toronto Daily Star gazetesine gönderdiği telgraf ile başlamaktadır.


ESKİ İSTANBUL

Sabah uyanıp da Haliç üzerine çökmüş sisten incecik ve tertemiz başlarını uzatan minareleri görüp bir Rus operasındaki aryayı hatırlatan müezzinin, dokunaklı sesiyle müminleri yalvarırcasına duaya çağırdığını duyduğunuzda Doğu’nun sihrine eriyorsunuz.

Pencere camında yansıyan görüntünüze bakınca, sizi dün gece keşfeden sineklerin ısırıp kızarttığı yerleri görüyor ve kendinizi tamıtamına Doğu’da buluyorsunuz. 

Pierre Loti’nin hikâyelerindeki Doğu ile günlük yaşantının Doğusu arasında gerçekten mutlu bir orta yol bulunabilir. Ama bunu ancak göz kapakları yarı aralıkla bakan biri görebilir. Ayrıca yediklerine aldırmaması, sinek sokmalarına dayanıklı olması şartıyla, tabii.

İstanbul'da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Tahminlere göre, bir buçuk milyon insan yaşıyormuş

Parçalanan Çar ordusunun her türlü üniformasını giymiş 40.000 Rus mültecisiyle sivil olarak şehre sızan ve barış konferansı ne sonuç verirse versin, şehrin Mustafa Kemalcilere geçmesini sağlamakla görevli bir o kadar da Milliyetçi bu sayıya dahil değil. Bunlar, son tahminlerden sonra şehre sızanlar.

Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir bulldog köpeğinin kasları kadar sağlamlaştı.

Hindi, Türklerin millî yemeği. Bu iri kümes hayvanları güneşli Yakındoğu tepelerinde yoğun bir yaşantı sürdürüyorlar ve hepsi de birer katır kadar inatçı. Büyükbaş hayvanların eti kötü, çünkü Türkler sığır beslemiyor. Sığırların en işe yarayanları, Mustafa Kemal’in ordularına silah ve cephane taşıyan kağnıları çeken iri, ay boynuzlu öküzler. Türk etlerini çiğnemekten çene kaslarım bir bulldog köpeğinin kasları kadar sağlamlaştı.

Balıkları iyi, fakat balık genellikle içki mezesi. Üç defa üst üste balık yiyen biri, yüzerek bile olsa İstanbul’u derhal terk etmek ister.

İstanbul’da tam 168 resmî izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesileri Yahudilerin, pazarları da Hristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslümanların ve Rumların hafta içlerinde dinî bayramları var. Yahudilerin dinî bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul'da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak.

Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır; sıska sokak köpekleri çöp tenekelerini karıştırır. Bir barın kapısından sızan ışık sokağa düşerken içerden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahkahası, müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısına tam bir celişidir. Ve İstanbul’un kara yüzlü, çarpık, pis pis kokan sokaklarında sabahın ilk saatlerinde göreceğiniz şeyler, sihirli Doğu’nun tam anlamıyla gerçek yüzüdür


MUDANYA ANTLAŞMASI  (23 ekim 1922, The Toronto Daily Star)

İsmet Paşa’yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi “Iron Duke”ın kül rengi, öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye ya da şartlarını dikte ettirmeye değil.

Dünyanın kaderi üzerine kararlar veren ordunun işine karışmanın hâlâ dünyanın işi olmadığını düşünen basınla ilgili bir yarbayın tutumu dolayısı ile toplantıları hiçbir gazeteci izleyemiyordu. Toplantıdan kimsenin söz etmesine izin verilmese, hiç kimse Batı’nın Doğu’dan barış dilenmeye geldiğini kabul etmese bile, yine de konferansın anlamı değişmeyecekti. Bu görüşmeler, Avrupa'nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyordu.

Mustafa Kemalcilerle aynı şey demek olan Türk milliyetçileri şu anda Fransız etkisi altında. Bu iş çok basit bir şekilde gerçekleşti. İki yıl kadar önce Mustafa Kemal Paşa, Balfour tarafından alelâde bir eşkıya diye nitelenmişti. En çok arttıran, kendisini satın alabilirdi. Sonunda Fransızların üzerine kaldı. Ona silah, cephane, para verdiler. Söylentilere göre, karşılığında da Yakın Doğu petrollerinden bazı çıkarlar kopardılar.


İngilizler, Yakın Doğu'da kontrolü kendi ellerinde tutmak istiyorlardı. Fakat Mustafa Kemal kendilerine iyi bir mal gibi görünmemişti. Bu yüzden Yunanlıları desteklediler. Yunanlılar iyi bir yatırıma benziyordu. Fakat Avam Kamarasında birçoklarının da belirttiği gibi, Lloyd George yanlış ata oynamıştı.


“Herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal, Yunanlıları silip süpürdü.”


“Mustafa Kemal, Boğazların serbestliği prensibini tanıdığına dair ne kadar demeç verirse versin; İngilizler, Boğazları kendi kontrolları altında tutamazlarsa, er geç, bu geçidin yüzlerine kapandığını görecekler. O zaman da mutlaka Gelibolu’da yeniden döğüşmemiz gerekecektir.”


MUSTAFA KEMAL (Ekim 1922, The Toronto Daily Star)

Daha birkaç ay öncesine kadar İslâm dünyasında Mustafa Kemal'e yeni bir Selâhattin Eyyubi gözüyle bakılıyordu. İslâmiyeti, Hristiyanlığa karşı savaşa yöneltecek, bütün Doğu ülkelerinde bir kutsal savaşın öncülüğünü yapacaktı. Ama şimdi Doğu dünyası ona karşı güvenini gitgide yitirmeye başladı. Konuştuğum Müslümanlar bana; “Mustafa Kemal bize ihanet etti” dediler. Artık kimsenin kutsal savaştan söz ettiği yok. Bu, galip kumandan Mustafa Kemal, sivil Mustafa Kemal olarak göründüğü için böyle oldu. Şöyle ki, kendisine sunulan elle tutulur kazançları almakta, Pan - İslâmcıların kendilerince küçük düşürücü saydıkları uzlaşmalara yanaşmakta, kazançlarını hep ayırıp saklamayı denemekte, bunları garantiye aldıktan sonra da daha fazlasını elde etmek için yeni tasarılar kurmaktadır.


Fakat kendisinin henüz bir “de Valera”sı ortaya çıkmamıştır. Ama bu bekleme oyununa devam ederse, er geç bir “de Valera” ortaya çıkacaktır. Türk güçleri arasındaki bölünme, belki de Doğu’daki Batı egemenliğinin kurtuluşunu hazırlayacaktır.

 

Mustafa Kemalciler, Bolşevik Rusya ile bir anlaşma ve ittifak imzaladılar. Fransa ile de aralarında bir antlaşma ve ittifaka benzeyen bir bağ var. Bu ittifaklardan biri reddedilmeli. Türkiye hangi ittifakı inkâr ederse etsin, bu havayı pek az düzeltecektir; çünkü Mustafa Kemalcilerin en büyük isteklerinden biri de, bu istek yazılı hiçbir paktta belirtilmediği, ama ülkede herkesçe bilindiği üzere, Arap Yarımadası’na sahip olmaktır. ( Yazı İşlerinin notu : Dün alınan bir telgrafta Türklerin Arap Yarımadası ile ilgili isteklerini Barış Konferansına bıraktıkları bildirilmektedir. ) Türkiye bu konuda bağlanmıştır. Fransa müttefiki olarak kalsa ve onun peşinden gitse de Fransa ile bozuşup Rusya tarafından desteklense de durum eşit derecede tehlikelidir. Arap Yarımadası’nda Türkiye ile İngiltere arasında bir savaş patlak verirse, ki böyle bir savaşa kalkışmak için ben Mustafa Kemal’in bugünkü kazançlarını sağlamlaştırmak amacıyla 20 aya ihtiyacı olduğu kanısındayım, bu yine de Pan-İslâmcıların Doğu’daki Batı egemenliğine son vermek için dua ettikleri kutsal savaşı ateşleyecek bir kıvılcım olabilecektir. Bu sırada Fransa, Türkiye’nin müttefiki olarak kalmışsa, tabiî ki savaşta da tarafsızlığı koruyacaktır. Rusya ise tarafsız kalmayabilir.


Mustafa Kemal, Arap Yarımadası’na petrol yüzünden sahip olmak istemektedir; İngiltere de, petrol uğruna Arap Yarımadası’nı elden çıkarmaya karşıdır. Şöyle ki, bekledikleri Selâhattin Eyyubi kişiliğini Mustafa Kemal’de bulamamaktan düş kırıklığına uğrayan ve onun körü körüne bir savaşa girmeyeceğini kestiren Doğu dünyası, yine de Mustafa Kemal’e savaşlarını yaptırtabilirler.

İKİNCİ TRUVA KUŞATMASININ SONU (3 kasım 1922, The Toronto Daily Star)

Ordu, hükümetinin mütarekeyi imzalayacağına inanmadığı için, bekledi. Ama hükümet mütarekenin altına imzayı bastı. Şimdi de askerler emir kulu olarak çekiliyorlar. Bütün gün boyunca onların pis, perişan, sakallı, rüzgârdan yanmış hallerini seyrettim. Trakya’nın kahverengi, sert topraklarında, uzun kollar halinde ilerliyorlardı. Ne bando vardı, ne bir örgüt, ne kurtarma ekipleri. Pis ve ince battaniyelerle geceleri saldıran sivrisineklerden başka hiçbir şey yoktu. Yunanistan’ın şan ve şöhretinin sonuydu bu. İkinci Truva kuşatmasının sonu!

AFGANİSTAN POLİTİKASI  ( 31 ekim 1922, The Toronto Daily Star)

Afganistan, Mustafa Kemal ve Doğu taraftar dostları tarafından İngiliz İmparatorluğuna karşı tezgâhlanan bir diğer silâhtır. Bir yıldan fazla bir süreden beri Mustafa Kemalci subaylar, Afgan ordusunu darbeyi indirecekleri zamana hazır etmek için çalıştırmaktaydılar.


Afgan şehirlerinde Sovyet Rusya’nın temsilcileri var; Afgan ordusu modern silâhlarla donatılmış durumda ve askerlerini de Mustafa Kemalci subaylar yetiştiriyor. Muhammed Han’ın “Benim büyük Emir’im” dediği Emanullah Han, İngilizlerle savaşacağına dair verdiği söze ihanet etmemiş ve kendisini Hindistan'ın çekiciliğine kaptırmamıştır. 


Mustafa Kemal Irak’a saldıracağı zaman, — ki er geç saldıracaktır— iyi donatılmış ve yetiştirilmiş bir Afgan ordusu, Hayber geçidinde boy gösterecektir ve bu ordu 1919'da yenilgiye uğratılan dağlılara benzemeyecektir. Bugün Mustafa Kemal’le aralarında imzaladıkları bir antlaşma da var. Mustafa Kemal’in başarılarından esinleniyorlar ve varoluşları bile, Hindistan'daki İngiliz egemenliğine karşı sürekli bir mücadeleye bağlı.


Bu, Mustafa Kemalcilerin yarattığı bir zihniyettir ve Ruslar tarafından silâhlandırılan Afganistan, çözümü hiç de kolay görünmeyen bir yeni Doğu sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.


İSMET PAŞA ve MUSSOLİNİ (27 ocak 1923, The Toronto Daily Star)


Herkes asıl İsmet Paşa’yı görmek istiyor, fakat bir gören bir daha görmek istemiyor. İsmet Paşa kısa boylu, kara kuru bir adam. Hiçbir çekiciliği yok. Bir insan ne kadar ufak tefek ve silik olabilirse o da öyle. Sanki dikkati çekmemek için özel bir deha sahibi. Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa’nın da, kimselerin hatırlayamayacağı bir yüzü var.


Kendisiyle yaptığım mülâkatta çok iyi anlaştık. Çünkü ikimiz de gayet kötü Fransızca konuşuyorduk. Türkiye'de kültürlü bir Türk için büyük eksiklik sayılan kötü Fransızcasını, İsmet Paşa da sağır taklidi yaparak örtmeye çalışıyordu. Fransızca bilmek, tıpkı Rusya’da olduğu gibi, Türkiye’de de toplumsal bir ihtiyaçtı. İsmet Paşa şakayı değerlendirmeyi de biliyor, koltuğunda arkaya doğru yaslanıp memnun memnun gülümsüyor ve Türk sekreterinin kulağına fısıldadığı sözleri dinliyordu.


İsmet Paşa’nın tam zıddı bir “şahsiyet” ise, Mussolini idi. Mussolini, Avrupa’nın en büyük blöfçüsü. Mussolini, beni yarın dışarı çağırıp kurşunlasa bile, yine de kendisinin blöfçü olduğu inancından geri dönmem. Kurşunlama işlemi bile blöftür, derim.”


Hemingway’in Mütareke İstanbul’undan aktardıkları, dönemin sosyal ve siyasal hayatına dair son derece ilginç bilgiler sunsa da, satırlarının büyük ölçüde subjektif kaldığı görülür. Onun Mustafa Kemal’i “fırsatçı” ya da “şark kurnazı” olarak nitelemesi, yalnızca Batılı gazetecilerin sıkça başvurduğu oryantalist bakışın değil, Batı’nın kendini her daim Doğu’dan üstün gören zihniyetinin de bir yansımasıdır. Doğu toplumlarını geri kalmışlıkla, liderlerini ise kurnazlıkla açıklamaya çalışan bu indirgemeci yaklaşım, Batı basınında kökleşmiş ön yargıların tipik bir tezahürüdür. Oysa tarih, Hemingway’in yanıldığını açıkça ortaya koymuştur: Emperyal güçleri bozguna uğratarak Anadolu’dan yükselen İstiklal Mücadelesi bir macera değil, topyekûn bir kurtuluştu; Mustafa Kemal de “fırsatçı” değil, tarihin akışını değiştiren, aydınlanmacı ve anti-emperyalist bir liderdi. Hemingway’in satırları bugün okunduğunda, yazarın gözlem gücü hâlâ etkileyici olsa da, Mustafa Kemal’e dair ön yargıları ve oryantalist yaklaşımının izleri, onun “tüfek kadar isabetli” kaleminin her zaman hakikati vuramadığını gösteriyor.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page