top of page

ADET YERİNİ BULMASIN MI? Türk Kültüründe Sayılar Neden kırklar? Neden yediler? Neden üçler?

İster tesadüf diyin ister bir denk geliş… Bazı gerçekliklere tesadüften daha çok inanmak gerekir. Bu da bizlere yaşamın şaşırtıcı düzenine sayıların diliyle bakmak gerekir. Ne de olsa Galileo Galilei’nin dediği gibi: “Matematik Tanrı’nın evreni yazdığı dildir.”

Geçmiş ve gelecek… Bugün ve yarın… Dün ve sonrası…


Birbirini takip eden bu tamamlayıcı kavramlar, adeta peş peşe dizilmiş sıra sayıları gibi ilerleyerek yaşam döngüsünü oluşturur. Günler, güneşin ayı kovalarcasına ardı ardına akar ve hissedemediğimiz zamanı sayılarla görünür kılar. Hem İslamiyet öncesi hem de İslamiyet sonrası kıymetli anlamlara bürünmüş sayılar yaşamımızın içinde her yerdedir. Peki, bu günlere anlam kazandıran sayılar bize ne anlatır?

Yaydıkları enerji, kabul edildikleri ve taşıdıkları anlama göre farklılık gösteren bazı sayılar, kutsal kabul edilmiş ve kullanıldıkları masal, destan, efsane, hikaye, atasözü ve batıl inanç gibi halk ürünlerinin ortaya çıkmasında önemli rol almıştır. 


1, 3, 5, 7 ve 9 gibi tek sayılar; uğur ve bereketle ilişkilendirilmiş, halk inanışlarında ve kültürel uygulamalarda özel bir anlam kazanmıştır: Yıkanırken tek sayıda sabun sürünmek, halk şairlerinin destanlarını, koşmalarını tek sayıda bentlerle bitirmeleri, din ve mezheplere göre de İslam’ın beş şartı, Alevilerde 3 sünnet 7 farz… gibi tek sayıda sembolik inanışlara örnek verilebilir. (Boratav,1973) 


Gelin, kutsal ve uğurlu kabul edilen bu sayıları yalnızca okumakla yetinmeyip kültürün hafızasında bıraktığı izlerle birlikte sayıları yakından hissedelim…


Arzu ederseniz, bu anlam yüklü yolculuğa bir türkü, bir nefes ya da bir ezgi eşlik etsin çünkü sayılar, Anadolu’da çoğu zaman sözle değil, sesle ve gönülle tamamlanır.


On dört bin Yıl Gezdim Pervanelikte

On dört bin yıl gezdim pervanelikte


Sıtkı ismin duydum divanelikte

İçtim şarabını mestanelikte

Kırkların ceminde dara düş oldum

Kırkların ceminde Haydar Haydar dara düş oldum



Güruh-u naciye özümü kattım

Âdem sıfatından çok geldim gittim

Bülbül oldum firdevs bağında öttüm

Bir zaman gül için zara düş oldum

Kırkların ceminde Haydar Haydar dara düş oldum


Kırklar,

444…


Geçmişten günümüze daha başka bir kutsallık anlayışı yüklediğimiz kırk sayısı, coğrafyamızın birçok yerinde kutsal ve uğurlu sayılmış ve birçok geleneği oluşturmuştur. Halk geleneğinde en çok anılan kırk sayısı; 1,2,4,5,8 ve 10 gibi sayılara bölünebilmesiyle de bereketli kabul edilmektedir. Bu sayı, yalnızca ülkemizin değerli kültürüyle değil Mısırlılar, Babilliler, Sümerliler, Yunanlılar ve Araplar gibi pek çok topluluğun kutsalı olmuştur. 


Evlilik, doğum ve ölüm gibi durumlarda geçiş sürecini temsilen kişiyi korumak, kutsamak ve anmak için bu sayıya özel bir önem atfedilmiştir. Bebeğin doğumundan kırk gün sonra annenin lohusalık döneminin de bitişine denk gelen bu sayı ile annenin lohusalık döneminde tehlike altında olduğu ve korunması gerektiği inancı ile anneyi bu süreçte yalnız bırakmamak ve korumak için kırk şerbeti, kırk mevlidi, kırk hamamı gibi adetler görülmektedir. Yalnızca bu uygulamalarla sınırlı kalmayıp deyimlerimizde ve atasözlerimizde de kullanılan bu sayı; kırk dereden su getirmek, kılı kırk yarmak ve bir koyun başı pişene kadar kırk kuzu başı pişer gibi örneklerimizle çeşitlendirilmiştir.

 

Aynı zamanda ruhani bir boyutu da olan bu sayı, Hz. Muhammed’e (s.a.v) kırk yaşında peygamberlik verilmesi, yeniden dirilişte göklerin kırk gün dumanla kaplanıp bu dirilişin kırk yıl sürmesi ve Hz. Adem’in (a.s) çamurunun kırk günde mayalanması gibi olaylarla örneklendirilebilir. 


Türk folklorunu araştıran Boratav’ın kırk sayısı için bahsettiği örnekte insanoğlunun İslâm inanışına göre oluşumunu şöyle anlatır:


İnsanın yaradılışı ile ilgili ve birçok yönleriyle resmî islâm öğretisine uyan inanışlar şöyle anlatılır: Tanrı evreni şu sıra ile yarattı: Levh ve Kalem, Arş ve Kürsi, Cennet ve Cehennem, görünmez yaratıklar (Cinler, Periler, Melekler), gökler, denizler, boru boş yeryüzü, deniz hayvanları ve bitkileri, kara hayvanları ve bitkileri. - Sonra insanı yaratmayı diledi. Sıra ile Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil'i yeryüzüne bir avuç toprak almaya gönderdi. Yer, yaratılacak insanın ilerde isyan edip Cehennem'de yanacağını bilerek acıdı, ağladı; üç Melek buna dayanamayıp elleri boş döndüler. Sonunda Azrail görevlendi toprağı getirmeye. O, yerin sızlanmasına kulak asmadı, toprağı aldı. (İnsanların canını alma işinin, yalvarmalara dayanıklılık göstermesi niteliği ile Azrail'e verilmesi bu yüzdendir.) Tanrı bu toprağı yoğurdu, insan biçimine soktu. Bu kalıp 40 gün (ya da 40 yıl) bekledikten sonra Tanrı ona can verdi... (Boratav,1973)


Sözlü anlatı geleneğinin önemli meyvesi olan masallarda anlatıcı, betimlemeyi güçlendirmek ve anlatıyı sembolik bir derinlikle zenginleştirmek amacıyla kırk sayısını sıklıkla kullanmıştır. Kırk gün kırk gece, kırk harami, kırk altın, kırk oda ve kırk göz gibi ifadeler, anlatının ihtişamını artırmakla kalmaz; zamanın, mekânın ve olayın olağan sınırları aştığını da ima eder ve sayılarla anlatıya adeta bir renk katmaktadır.


Destan geleneğinde kırk sayısı, özellikle Manas Destanı, Satuk Buğra Han Destanı ve Köroğlu Destanı gibi anlatılarda belirgin bir motif olarak karşımıza çıkar. Bu destanlarda kırk yiğit ve kırk kız figürleri, kolektif gücü, dayanışmayı ve ideal toplumsal düzeni sembolize eden unsurlar olarak işlenmiştir.


Alevi-Bektaşi geleneğinde ise kırk sayısı daha derin bir manevî anlam taşır. Alevilik ve Bektaşilik içerisinde Kırklar, kırk budak ve Kırklar Meclisi gibi kavramlar, kırk sayısının kutsallığını ve tasavvufî boyutunu ortaya koyar. Bu anlayışta kırk, yalnızca çokluğu değil; kemâle ermişliği, olgunluğu ve ilahî birliğe yaklaşmayı ifade eder. (Bozkurt & Bozkurt, 2012)


Anadolu tasavvuf geleneğinin en güçlü temsilcilerinden biri olan Yunus Emre, şiirlerinde bu olgunlaşma sürecine gönderme yapar; onun dizelerinde kırk, yalnızca bir sayı değil, “hamlıktan pişmeye” uzanan bir irfan eşiğidir. Yunus Emre’nin insanı merkeze alan, sabır ve iç arınmayı öne çıkaran tasavvuf anlayışında kırk, kulun benliğinden sıyrılıp hakikatle buluştuğu zamanın sembolü hâline gelir.


Türk kültüründe basit bir nicelik olmayıp metafizik ve sembolik anlam taşıyan sayılar, halk tasavvuru ve tasavvufi düşüncede önemli bir yere sahiptir. Tasavvuf anlayışındaki “ricâlü’l-gayb” bir diğer deyişle “gayb erenleri” yani Anadolu’daki kırkları, yedileri ve üçleri temsil eder. (Yazıcı, 2024) 


Kelime anlamı itibarıyla “gaybın adamları” veya “görünmez âlemin erleri” anlamına gelen gayb erenler topluluğu, belirli sayılar grubundan oluşmuş, kimileri gizli olan manevi bir topluluktur. Bir inanışa göre Allah, yeryüzündeki olumsuzluklara karşı bu kullarını vazifelendirmiştir ve gayb erenlerin yeryüzündeki bereketi koruyarak dengeyi sağladıkları kabul edilir. Anadolu’da bu kavram genellikle “Kırklar” veya “Yediler” olarak karşımıza çıkmaktadır. “Kırklara karışmak” deyimi, kişinin maddi dünyadan sıyrılıp bu manevi topluluğa dâhil olması anlamında kullanılır. Özellikle Alevi-Bektaşi geleneğindeki “Kırklar Meclisi”, bu inancın kültürel bir yansımasıdır.


Yediler,

777…


Pek çok sayının bir tılsımı olduğuna inanan insanlar, geçmişten günümüze bu inançlarını korumuş ve yaşatmaya devam etmiştir. 


Antik Mısır’da bu sayı sonsuz hayatın bir sembolü olarak kabul edilirken, Sümerlilerde kutsallıkla ilişkilendirilmiştir. Öyle ki yapılan ibadethanelerin yedi kapılı olduğu, inşa tamamlandıktan sonra ise yedi inek ve yedi koyunun kurban edilerek bu sayının kutsal bir anlam kazandığına inanılmıştır. 


İslâm inancına göre kutsal metinlerde cennetin yedi kapısı olduğu, cehennemin ise yedi basamaklı bir merdivenle tasvir edildiği görülmektedir. Ayrıca hacca giden Müslümanların Kâbe’nin etrafında yedi kez dolaşarak tavaf etmeleri de bu sayının kutsallığına örnek olarak gösterilebilir. 


Eski ahite göre Tanrı dünyayı altı günde yaratmış ve diğer bir gün olan yedinci günde ise dinlenmeye çekilmiştir. Kur’an’ı Kerim’in Kaf Suresi 38. Ayetinde ise: “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.” Denmektedir. Türk mitoloji metinlerinden Altay Yaratılış Destanında ise bu durum, “Tanrı altı günde dünyayı yarattı ve altıncı günde dinlendi” diye bahsedilmektedir. 

Aynı zamanda ay tutulmasına Altay Türklerinde “yedi başlı dev” denirken, Kırgız ve Kazak Türklerinde büyük ayı yıldızlarına “yedi bekçi” denmektedir.  


Türklerin sayıları kutsal kabul edip inanışı ve buna göre ritüeller düzenlemeleri islâm inancına geçmelerinden çok daha önce olmuştur. Şamanizm inancına sahip olan eski Türkler, Güneş, su ve ateş tanrısına inanmışlardır. İnanışları gereği yuvarlak şekildeki ekmeği yedi parçaya bölüştürüp paylaştırma geleneği günümüz Kazak Türklerinde hala devam etmektedir. (Torebekkyz, 2021)


Üçler,

333…


Örf ve adetlerimize geçmişten bu zamana gelen bir diğer sayımız olan üç ise, birbirinden farklı inanışlarda, kültürlerde ve toplumlarda kutsal kabul edilip ritüellere dahil edilmiş ve gelenekler arasında yerini almıştır. 


Sayının kendisi bir gücü temsil ederek adeta yıkılmaz ve kenarları keskin bir üçgen gibidir. Nereden bastırırsanız bastırın bu sayı kendisini korumaktadır. Pisagor, üç kenardan oluşan üçgeni kozmik anlamda “gelişmenin başlangıcı” olarak yorumlamış ve bu şekilgenden dikdörtgen, altı uçlu yıldız gibi geometrik şekiller elde edilebileceğinden bahsetmiştir.

  

Sembolik açıdan bakıldığında üç sayısı, çekirdek aileyi oluşturan anne–baba–çocuk/çocuklar birlikteliğiyle toplumsal yapıyı; beden–can–ruh üçlemesiyle ise insanın varoluşunu temsil eder. Bu yönüyle üçleme hem biyolojik hem de metafizik bir bütünlüğün simgesi olarak karşımıza çıkar. Benzer bir sembolizm Hristiyan inancında da görülür; Baba–Oğul–Kutsal Ruh anlayışı ile kimi yorumlarda Meryem figürü etrafında şekillenen üçlü tasavvur, kutsallığın üçleme üzerinden ifade edilmesine örnek teşkil eder.


Anadolu’da ise uğurlu ve kutsal kabul edilen üç sayısı, geçmişten günümüze gelenekler yoluyla zenginleşmiş ve günlük hayatta üçleme yapmayı bir adet hâline getirmiştir. Yatır ziyaretlerinde yatırın etrafında üç kez dönmek, şifa veya korunma niyetiyle üç defa okuyup üflemek, uğursuzlukları defetmek amacıyla tahtaya üç kere vurmak, nazara geldiğine inanılan kişiyi üç kez okumak gibi uygulamalar bu inancın somut yansımalarıdır.


Halk anlatılarında, masallarda üçleme yönteminin çokça kullanıldığı görülür: üç gün üç gece, üç başlı dev, üç katır, üç ekmek, üç arkadaş, üç ağır şart, üç dilek gibi tekrarlar anlatımı daha güçlü kılmış ve ritim kurarak olay örgüsünü tamamlanmasına yardımcı olmuştur.

Aşık geleneğinde aşık adayının gördüğü rüyada pirin elinden üç bade içmesi, Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un üç oku ve yayını üç çocuğu arasında bölerek paylaştırması hem siyasi düzenin hem de kozmik tasnifin üçlü yapı üzerinden kurulmasına işaret eder. Dede Korkut Hikayelerinde üç sayısının kırk üç defa tekrarı anlatılan hikayenin anlatı dilinde üçlemenin bilinçli bir tercih olduğunu gösterir.


Toplumsal ve dini törenlerde de üçleme örnekleri günümüzde devam etmektedir. Çocuğa verilen ismin kulağına üç kez tekrarlanması, Alevi ve Bektaşilerde “eline, beline, diline” sahip olacaklarına dair verdikleri üçlü söz ahlâkî bir üçlü öğüt olarak karşımıza çıkar. Mevlevilikte ise, derviş adayının önce çile çekip sonra mutfakta üç gün post üzerinde beklemesi manevi olgunlaşma ve nefs terbiyesi ile kademeli bir şekilde olgunlaşmayı simgeler. 


Sayılan bu örnekler ve dahası, Anadolu’daki üçleme kültürünün ve üç sayısının yalnızca nicel bir değer olmadığını; anlatıyı kuran, dillere döken, sözü şekillendiren, geleneği aktaran ve kutsallığı pekiştiren manevi ve ruhsal açıdan bir değer katmaktadır. (Bozkurt & Bozkurt, 2012)


Türklerin sayılara kutsallık atfetmesinin ardında bir kozmolojik düzen arayışı mı, doğanın ritmini gözlemleme çabası mı, yoksa kolektif bilinçte şekillenen mitolojik bir hafıza mı bulunmaktadır? Bu kutsiyet algısı, İslâmiyet öncesi inanç sistemlerinden İslâmî ritüellere aktarılırken hangi anlamları korumuş, hangilerini dönüştürmüş ya da yeniden üretmiştir?


Asıl soru belki de şudur: Bu sayılar nereye gidiyor? Onları geleneklerimize, kültürümüze ve inanışlarımıza yerleştirdik; masallarda, destanlarda, ritüellerde yaşattık. Ancak sayıların temsil ettiği bu derin anlam dünyasının bugün hâlâ nasıl okunduğunu, nasıl hissedildiğini ve nasıl yaşatıldığını sorgulamadan, cevabın tamamına ulaşmış sayılmayız.


Neden bu sayıları kutsal kabul ettik sayın okuyucu!? Cevabı bilen, duyan, hisseden ya da tadan var mı? Çok katmanlı bir cevabı olabilecek bir soru aslında bu soru çünkü cevabını belki de kimse bilemeyecek. Ancak bir ile başlamak lazım ki o sayıyı tamamlayalım. 


Sayıdan Varlığa, Varlıktan Hakikate


Sayılar sadece nicelik belirten işaretler değil, varlığın dokusuna işlenmiş gizli kodlardır. Her şey o "Bir" ile başlar. "Bir" olmasa ne iki ne de binler var olabilir. Ancak bu "Bir", kendinden kopan parçalarla çoğalırken aslında kendi özünü her zerreye dağıtır. Mevsimlerin dönüşü, gezegenlerin o muazzam dansı ve zamanın bir nehir gibi akışı, aslında tek bir kaynağın farklı frekanslardaki ritmidir.


İnsan da bu ritme ayak uydurduğunda, kendini sayıların ve döngülerin içinde bulur. Kendine bir eş bulması, bir sayıdan bir sürece evrilmesi, aslında o eksik "Bir"i tamamlama çabasıdır. Fakat insanı diğer tüm sayılardan ve varlıklardan ayıran temel bir sızı vardır: Yok olma korkusu.


Oysa bu korku, büyük bir yanılgının eseridir. Sayısal boyutta "sıfıra" inmek bir son gibi görünse de, hakikat boyutunda "Bir"e dönmektir. Eğer biz bu evrendeki ritmin, döngünün ve o devasa örgünün bir parçasıysak; yani o "Bir"in yansımasıysak, zaten asli bir varlığa sahibiz demektir.


Sayıların özünün bir olması gibi, insanın özü de o ezeli varlığa dayanır. Bu yüzden, hayatın ritmine kapılıp giden, zamanı sayılarla ölçen ama özündeki o sarsılmaz bütünlüğü hissedemeyen modern insanın telâşına, Farabi asırlar öncesinden o en yalın ve en derin cevabı fısıldar:

"Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?"


İlgilisine not: Tekrar edilen sayı dizilimini ifade etmek için kullanılan melek sayıları, kimilerine göre spiritüel bir anlam taşıdığı ve yaydıkları olumlu yöndeki enerjilerle kişiye enerji vereceğine inanılır. 1’den 9’a kadar dizilim içeren melek sayıları: 111, 222,333,444,555,666,777,888 ve 999’dur. 333 melek sayısı, hayatınıza gelecek büyüme ve değişimi sembolize eder. 444 ise olumlu bir gelişmenin yolda olduğuna ve bunun uzun ömürlü olacağına dair güvence verir.

777 sayısı içsel bilgeliği, sezgiyi ve ruhsal gelişimi simgeler ve sizi ruhsal doğanızı kucaklamaya teşvik eder.


E, o zaman adet de yerini bulmasın mı? Bulsun.


KAYNAKÇA


  •   Bozkurt, K., & Bozkurt, H. (2012). SAYILARIN GİZEMLİ DÜNYASI: KÜLTÜR VE EDEBİYATTA SAYI SEMBOLİZMİ. Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi, 1(1), 717-728. https://izlik.org/JA37DG25EY



  •   Yazıcı, Havva. “KIRKLAR İNANCININ SOMUT İZLERİNE DAİR BAZI GÖZLEMLER”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi. 111 (01 Eylül 2024): 399-408. https://doi.org/10.60163/tkhcbva.1501359.




Son Yazılar

Hepsini Gör
Türkü Hikayeleri: Ah Bir Ataş Ver

“ Uzun olur gemilerin direği, ah çatal olur efelerin yüreği…” Bundan 73 sene önce, Gelibolu’da yaşayan iki gencin aşkıyla başlıyor hikayemiz… Güzeller güzeli genç kız, yeni mezun olmuş bahriyeli sevgi

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page