Yürüyorum, o halde varım! Yarı otobiyografik bir deneme.
- EKREM TOPUZ

- 3 Tem
- 6 dakikada okunur
"Uzun yola çıkmaya hüküm giydim." dedi ve sordu şair*:
"Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?"
Evet, karanlık çağın dişlileri arasında yüreğinin sesini unutanlar, gövdesini bir çuval gibi taşıyanlar ve yalnızca yıldızların uzaklığıyla övünenler kendi ücrasında yaşamaya mahkûmdurlar. Bizim için “hicret”, devrime giden yolda sadece bir başlangıçtır. O hâlde kutsal topraklarda bitmeyecek olan haccımıza başlayalım.
İnsan kendine nasıl uzak kalır? Herhalde bu vahşi çağın dişlileri arasında duymaya en uzak olduğumuz ses, kendi sesimizdir. Bu yüzden çantamı sırtlayıp uzun bir yola çıkmak benim için A noktasından B noktasına varmaktan ibaret değil; insanın kendi sesine, kendi dünyasına ve halka doğru başlattığı bir yeryüzü yürüyüşüdür... Hani şair diyor ya "Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum" diye, işte o hesap. Kendimize varacak olduğumuz bir menzil…
2023’ün Eylül ayında Emir ile çıktığımız ilk otostoplu yolculuk, hissiyat dünyamda büyük bir kırılma yaratarak yepyeni kapılar aralamıştı. Yürümekte olduğum menzilde, tahribata uğramış pusulamı aramaktaydım. Ancak çok uzakta aramanın acısını, her eve dönüş yolculuğumda Niyazi Mısri’nin “Ben taşrada arar idim / Ol cân içinde cân imiş” dizeleriyle ikiye katlardım. Yanlış şuydu: İnsanın kendi ruhunun sesini bastırması, dermanı dışarıda araması. Kendi ücrasında yaşayan insan ne kadar uzağa giderse gitsin, mesafeler değişmiyordu...
Birazdan okumaya başlayacağınız satırlar, işte yine böyle bir yolculuğun ardından ortaya çıktı. İstanbul’dan Kayseri’ye ve sonrasında Nevşehir’e uzanan yolculuğun bende bıraktığı izler… Kendi sesimi duyabildiğim ve bu topraklara olan inancımı tazelediğim yollar…
Yürüyorum, O Halde Varım!
Yürümek, harekete geçmenin ilk evresidir. Yalnızca "başıboş" bir yer değiştirme değil, aynı zamanda bir kimlik ve varlık beyanıdır. 1 Mayıs’ta İstiklal Caddesi’ne, 10 Kasım’da Dolmabahçe’ye yürümek sadece bireysel varlığımızı perçinlemez, ait olduğumuz toplumsal ve ideolojik cepheyi de tahkim eder. Sanal mekânların (sosyal medya araçları vb.) bedenlerimizi ve vicdanlarımızı uyuşturduğu bu çağda, insan onurunun ve yüce duyguların somut beyanı gün geçtikçe önemini yitiriyor. Kaçımız canice katledilen Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner için yürüdü? Kaçımız kokuşmuş bir sistemin kurbanı olan Ahmet Minguzzi için ayaklardaydı? Kaçımız "Yeraltında ölüm, yer üstünde açlık" diyerek can veren, emeğinin karşılığını bulamayan madencilerimiz için harekete geçti? Peki ya Akbelen’de? Anıtkabir’de? Tüm bu olan bitenden duyduğumuz rahatsızlığı aktarmak için haykırdık mı? Yürünmesi gereken onlarca yolda, kaçımız birbirimizi yalnız bıraktık?
Evet, yürümek bir çağrıya, bir çığlığa kulak vermektir. Bir isyan, bir haykırıştır. Bazı çığlıklar ancak cesur ve hassas yüreklerde yankı bulabilir. Neyse bu kısmı yani yürümenin politik tarafını yazının ikinci bölümü olan "Devrime Doğru Yürümek" başlığı altında çok daha detaylıca konuşacağız. O yüzden şimdilik Seneca’nın şu sözleriyle noktalayalım:
"İnsan, yaşadığı dünyayı harekete geçirmek için önce kendisi harekete geçmelidir."
Kendimize Varmakta Olduğumuz Yol
Yürümenin insan sağlığına olan sayısız faydasından bahsedecek değilim elbette, bu konuda pek çok şey yazılıp çiziliyor. Ben sizi yürümenin insan zihnini nasıl harekete geçirdiğine dair bir yolculuğa çıkartacağım.
Atina sokaklarında dolaşarak insanlara rahatsızlık vermesiyle meşhur olan Sokrates'in hikâyesini hepimiz biliriz. Kamusal alanda bir sağa bir sola gezinirken insanlara sorduğu sarsıcı sorular, onu Atina’nın meşhur "at sineği" yapan şeyin tam da bu yürüyüşler olduğunu gösterir. Her ne kadar Frédéric Gros, Sokrates'in aslında iyi bir yürüyüşçü olmadığını belirtse de harekete geçmekten asla çekinmediği ortadır. Yunancada hem "dolaşmak" hem de "konuşmak/tartışmak" anlamına gelen "peripatein" adında bir kavram vardır. Platon’un akademide yürüyerek ders anlattığı bilinir. Nitekim Aristoteles’in okulu da öğrencileriyle yürüyerek felsefe yapmalarından ötürü "Peripatetikler" (Gezginler) lakabını almıştır.
Antik Yunan felsefesinde en önemli "bilge yürüyüşçüler" Kiniklerdi. Onlara göre masa başında felsefe yapılamazdı. Hakikate ancak doğada bulunan nesnelerin özüne varılarak ulaşılabileceğine inanan Kinikler, maddi değer yargılarını bütünüyle reddetmişlerdi. Eti çiğ yer, malı mülkü elinin tersiyle iter ve daima hareket hâlinde olurlardı. Bir şarap fıçısının içinde yaşayan ünlü Kinik Sinoplu Diyojen için hayat, "heybedeki yüklerden kurtulmak" demekti. Yüklerden kurtulduktan sonra başlayan mülkiyetsiz hayat, Frédéric Gros’un şu güzel ifadesinde vücut bulur:
"Yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı."
Kinikler için mahrumiyet duygusu yoktur. Çünkü yokluk hissetmeyen kişi, asıl zenginliğe ulaşmıştır. Bu derin manayı, Allah yolundaki bir insanın asıl sermayesinin para pul değil, bilakis "yokluk" olduğunu anlatan Türkmen kocası Yunus Emre’nin şu güzel satırlarında da bulabiliriz:
"Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik,
Gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi."
Yunan Kiniklerinden Gezgin Türk Dervişlerine
Yunanca "kynikos" (köpeksi) kelimesinden türeyen Kiniklere benzer şekilde, var olan yalnız hayatını mistik bir varoluşa, Allah’a adayan Türk dervişi Barak Baba geldi aklıma. Kendisine "Barak" (tüylü/büyük köpek) lakabının bizzat hocası Sarı Saltuk tarafından verildiği nakledilir. Yunan Kiniklerinin sağda solda dolaşmalarından ötürü köpeğe benzetilmeleriyle bu durum arasında şaşırtıcı bir paralellik vardır.
Tokatlı Barak Baba, dervişliğe başladıktan sonra neredeyse tüm Anadolu’yu arşın arşın gezmiştir. Anadolu topraklarının Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük rol oynamıştır. Barak Baba ve müritlerinin Kalenderi olduklarını ve 14. yüzyılın başlarında henüz Şamanist gelenekleri önemli ölçüde muhafaza ettiklerini söylemek mümkündür. Bilhassa davul ve çıngırak sesleriyle raks ederek hayvan seslerini taklit etmeleri, bu köklü geçmişi açıkça gösterir. Ziya Gökalp de Kalenderilik ve benzeri akımların kökeninin, doğrudan Eski Türk inançlarının (Şamanizm, Budizm, Maniheizm) etkisiyle ortaya çıkmış felsefi-tasavvufi akımlar olduğunu iddia eder.
Kalenderiler, göçebe Türk toplumunun kültürel kodlarını büyük ölçüde taşırlar. Daima seyahat hâlinde olan bu dervişler, mala mülke kesin bir biçimde karşıdırlar. Dünyadaki bütün mülkün Allah’a ait olduğuna kanaat getiren bu "anarşist" dervişlerin gözünde mülkiyet kavramı anlamsızdır. Baba Tâhir-i Uryân, bir şiirinde bu ruh halini şöyle dile getirir:
"Ben o pirim ki adım kalender; ne evim var ne barkım, ne manastırım var ne tekkem."
Bu dervişler, yürüyüşlerini tamamen Allah rızası için yaparlar. Genellikle yarı çıplak gezer ve hayvan postlarına bürünürler. Uzun bıyıkları ve küpeleriyle toplumun değer yargılarına aykırı davranırlar. Kalenderilikte bir dervişin Allah’ın yarattığı her şeye şefkat ve merhamet çerçevesinde yaklaşması elzemdir. Çünkü onların gözünde her şeyin özünde Allah vardır, "lütuf" oradadır. Ve onların yolculuğunda menzil, Allah’a varabilmektir.
Tanrısı için olmasa da Nietzsche de kendine dönüş yolunu yürümekte bulanlardandır. Onun için karanlık düşüncelerden arınıp uygarlığa meyveler sunabilmek, ancak insanın kendi içine dönmesiyle mümkündür. Nietzsche, aklına gelen en sıra dışı, en ender fikirleri "insanın ve zamanın altı bin adım ötesinde" bulduğunu söyler. Dağları tırmanmak, yokuş çıkmak, enerji harcamak onun için bir zahmet değil, bilakis ilham kaynağıdır. Çünkü bazı düşüncelerin keşfi, ancak bulutlara yakın olduğunuzda mümkün olur…
Yürümek, yola çıkmak şairane bir kaçış değildir! Arthur Rimbaud ve Orhan Veli
Yürümeyi ve yola çıkmayı şairane bir kaçış olarak önce şiirlerinde, henüz 16 yaşındayken de hayatına yerleştiren, sonrasında bunu eylemsel kararlılığıyla da sürdüren Fransız şair Arthur Rimbaud için Paul Verlaine: “Ne şeytandı ne ulu Tanrı: Rimbaud’du o, yani çok büyük şair, (...) kimseye benzemeyen çocuk!” diye söz eder.
Arthur Rimbaud’nun çağı bugünden pek de farklı değildi. Mazlum milletleri sömürerek zenginleşen Avrupa’nın, Sanayi Devrimi’ni başlattığı fabrika bacalarından yükselen dumanların semayı karanlığa boğduğu bir çağın dişlileri arasındaydı. İnsanlar kalabalık kentlerin sokaklarında kendine sağır kesiliyor, yalnızlaşıyor ve zehirleniyordu. Arthur Rimbaud yürümeyi hep bu düzenden kaçış için kullandı. Özdemir İnce ondan; “Charleville merkezinden kalkarak Paris'e, Belçika'ya, Almanya'ya, Almanya'dan İtalya'ya yaz kış demeden yaya yürüyen, akıl almaz bir piyade” diye bahseder ve ekler: “Hele birinde, Viyana'da parasını çaldırdıktan sonra, ta Viyana'dan ana evi Charleville'e yaya dönüyor.”
Rimbaud sadece kaçış için değil, devrim için de yürüdü. Victor Hugo ona “küçük Shakespeare” lakabını takmıştı. Tabii Rimbaud, Shakespeare gibi bir burjuva çocuğu değildi. III. Napolyon’un istibdadına, burjuva sınıfının estirdiği teröre ve Katolik Kilisesi’nin din sömürüsüne karşı isyankâr şiirler kaleme aldı. Tıpkı Sándor Petőfi ve Tevfik Fikret gibi inandığı değerler ve hayal ettiği devrim için yazdı. Genç yaşında Paris Komünü’ne katılmak için yayan yollara düştü. Fakat Paris’e vardığında devrim gittikçe güç kaybediyordu ve kısa bir süre sonra Paris Komünü dağıtıldı. Genç yaşında Fransız şiirinde yeni bir retorik inşa etmişti. Coşkulu bir cumhuriyetçi olarak Paris’te, düzene karşı isyan etmekten çekinmedi. Yürümek onun için bir kaçış yahut devrime yürümekti… Paris'te fazla kalamadı. Bu suyu bozuk düzenden kaçarak yeryüzü yürüyüşünü başlattı.
“Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim sürtüne sürtüne buğdaylara.
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
Yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara.
Ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim;
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi uzaklara gideceğim;
Mes'ut sanki yanımda bir kadın varmış gibi.
”Duyum-Arthur Rimbaud
Temmuz 1872'de Paris'i Paul Verlaine ile terk ettiler. Birlikte Belçika ve Almanya'da şiirle dolu, gezgin ve bohem bir yaşam sürdüler. Fakat birkaç yıl sonra Verlaine'den ayrıldı ve Kıbrıs'a gitti. Sonrasında Afrika gezilerine çıktı; Mısır'a gitti, Aden Körfezi'nden geçti. Afrika'da geçirdiği on yılın sonunda Rimbaud, sağ dizinde çıkan bir tümörden dolayı tedavisi için Fransa'ya döndü. Marsilya'da bir bacağı kesilmişti artık. Birkaç ay sonra, Conception Hastanesi'nde kangren nedeniyle hayata veda etti. Velhasılıkelam Arthur Rimbaud’nun devrime yürüyüşü bizim için takdire şayandır. Fakat uzun yola çıkmayı bir kaçış aracı olarak kullanması bizim itikadımıza terstir. Yola çıkmak bizim için kaçış değil, bilakis öze dönüştür.
Gelecek bölümde Rimbaud gibi şairane bir kaçışı şiirlerinde işleyen, hürriyeti arzulayan ve Türk şiirinde “garip” bir devrim yapan Orhan Veli'ye ve Arthur Rimbaud ile ilginç paralelliklerine değineceğiz. Ardından “Devrime Giden Yolda” Henry David Thoreau, Ömer Naci ve sayısız devrimci ile beraber yürüyeceğiz. O halde “Yürüyelim Arkadaşlar”.
“Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında…”
Hürriyete Doğru-Orhan Veli Kanık
(Bu yazı “Tiranlara Karşı İttihatçı Bir Don Kişot” adlı yazımın ardından ikinci yarı otobiyografik denemedir.)
*Bu satırlar fikrimce Türkiye Cumhuriyeti'nin yaşayan en büyük şairi İsmet Özel'e aittir. Lakin karşı-devrimci düşüncelerinden ötürü mesafeli yaklaşılmalıdır.

Yorumlar