top of page

Türklerin Müzik Serüvenine Kısa Bir Bakış

Orta Asya’nın bozkırlarından Anadolu’ya, Türklerin tarihinde müzik, Türk kültürünün yalnızca estetik bir ifadesi değil; tarihsel hafızasının, inanç sisteminin ve toplumsal dönüşümlerinin en köklü taşıyıcılarından biridir. Altay’lardan Tuna’ya varan Türk müzik kültürü, gerek göçebe yaşamın getirdiği şartlarla, gerek verilen savaşlar, gerekse de saray hayatıyla geniş bir yelpazede şekillenmiştir.


Bu yazımda, Türk müzik tarihini sadece kronolojik olarak ele almakla kalmayıp, müziğin gelişiminde toplumsal, kültürel ve ideolojik unsurların etkilerinden de bahsedeceğim.


Türklerin müzikle kurduğu ilişkiyi anlamak, aynı zamanda Türk tarihini, kimliğini ve değişen dünya karşısındaki konumunu anlamanın da önemli bir anahtarıdır.


İslamiyet Öncesi İlk İzler


Türklerin müzik tarihindeki ilk izlerine Orta Asya’da Büyük Hun Devleti ile rastlanır. Hun Devleti’nde sanatçılar sanatlarını tabiatçı bir görüş ile icra etmişler ve ayrıca “hayvan üslubu” denilen hayvan figürlerinin bolca kullanıldığı üslubu benimsemişlerdir ve bunu sadece figürlerle bırakmayıp at kişnemesi, kurt uluması gibi hayvan seslerini taklit ederek müziklerinde yer vermişlerdir. Şamanizmin de getirdiği etkiyle müziği dini törenlerde ve ritüellerde de kullanmışlardır. Büyük Hun zamanlarında müzik sadece bir eğlence aracı veya dinleti değil ayrıca kültürün bir simgesiydi. Bu yüzden müziğe büyük önem veriliyordu ve hatta bazı bilumum Çin kaynaklarına göre Hun hükümdarları sarayında özel müzik heyetleri bile barındırıyordu.


Daha sonra bu yolu Kök Türkler izliyordu. Bumin Kağan önderliğinde geniş bir alana yayılan Kök Türkler bir nevi Hunların devamı niteliğini taşıyordu. Bu denli geniş topraklara sahip olması İranlılar, Hindistanlılar, Bizanslılar gibi birçok devletle etkileşimde bulunmasını sağlıyordu. Böylece müzik kültürümüz geniş bir alana yayılmış ve ayrıca çevredeki kültürlerden de nasibini almıştır. Bu etkiler sayesinde Türk müziği yapısal olarak pentatonik yani beş tam sesli bir yapıya büründüğünü söyleyebiliriz.


Kök Türkler için müzik büyük bir önem taşımıştır. Hatta o kadar önem taşımıştırı ki dinden dansa, askeriyeden günlük hayatlarına kadar birçok alanda müziği hayatlarına entegre etmişlerdir. Bu dönemlerde yaşadığı düşünülen Dede Korkut veya Orta Asya Türkleri’nin Korkut-Ata diye andığı zatın yazdığı destanlardan birinde Türklerin aslında müziğe ne kadar değer verdiğini hatta günlük hayatlarına bile entegre ettiklerini görebiliriz:


“Ökçesin ökçesine kakdı. Kaburgasın karnına kavşurdı. Uyanın çekdi, ağzın ayırdı. Kafiri öldirdi, çökdi üzerine oturdı. Aydur: “Mere kafirler kopuzum getürün, sizi ögeyin didi”. Vardılar, kopuzı getürdiler. Eline alup burada soylamış görelüm hanum ne şoylamış;

Aydur:

Bin bin erdenerden yağı gördüm-ise öyünüm didüm

Yigirmi bin er yağı gördüm-ise yıylamadum.”


  Yapılan bu müzik birkaç kola ayrılıyordu. Bunlar başlıca şu şekildedir:

  • Dini Müzik

  • Tuğ Müziği/Askeri Müzik

  • Kahramanlık ve Destan Müziği

  • Toplantı ve Tören Müzikleri

  • Günlük Hayatı Konu Alan Müzik

  • Dans Müziği

  • Ağıtlar


İslamiyet ile Buluşma


10. yüzyıl civarlarında batıya doğru yönelen Türk boyları, İslamiyet ile tanıştılar. Bu da elbette hayatlarındaki birçok unsur üzerinde büyük değişikliklere neden olmuştur. Müzik açısından her ne kadar bahsettiğimiz o pentatonik yapıda çok köklü değişiklikler olmasa da sözlerde dinin etkisi bariz bir şekilde görülebilmektedir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya birçok müzisyen yetiştiren 2 isim vardır. Bunlardan biri Selçuklular zamanında yaşayan Safiyuddin Urmevi’dir. Kendisi her ne kadar İran asıllı olsa da yaptığı çalışmalar Türklerin de o coğrafyada bulunması sebebiyle Türklerin müzik anlayışını da geliştirmiştir. Safiyuddin Urmevi müziği sadece eğlence veya bir ritüel aracı olarak görmemiş ve ona bir ilim gözüyle bakarak bu işin teorisine dalmıştır. Sahip olduğu bu yetkinlikle de yaklaşık 30 kadar bestekar, virtüöz, müzikolog yetiştirmiştir. Daha sonrasında direkt olarak Türk müziğinin kuralları üzerinde çalışan ve Osmanlı Dönemi’nde ortaya çıkan Maragalı Abdulkadir karşımıza çıkmaktadır. Maragalı Abdulkadir’de yine müzik teorisinin içine dalmış ve kayıtlara göre değişiklik gösterse de yaklaşık 25-29 adet arasında bir esere sahiptir. Maragalı Abdulkadir’den sonra bir, iki kişi dışında müzik teorisi alanında önemli çalışmalara imza atan biri ne yazık ki çıkmamıştır.


Zamanı biraz sarıp Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde ise artık müzikte de köklü değişimlerin oluşmaya başladığı, yeni söz sanatlarının, yeni ölçülerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu dönemde makamsal / monadik yapı daha çok belirginleşmiş ve benimsenmiştir. Osmanlı’daki müzik türleri ve müzik anlayışı Orta Asya’daki Türklerin anlayışına epey benzemektedir. Halk kesimi için; halk müziği, ordu için; mehter marşı, nevbet, tekke ve tarikatlar için; tasavvuf müziği ve saray için ise sanat müziği veya klasik müzik olarak şekillenmiş ve serpilmiştir. Bu dönemde çok sesli müzik biraz daha ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunu Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki belgelere veya Michael Fabre isimli bir Fransız gezgininin yazdığı “La Turquie” adlı eserinde bunu görebiliriz. 


Dilde de yine birçok farklılıklar görülmüştür. Saray kısmında oluşturulan eserler süslü ve mistik ögeler içeren dille yazılırken halk kısmında ortaya çıkan eserler daha alelade bir dile sahiptir. Ayrıca halkın özellikle İç Anadolu’da okuma-yazma oranı düşük olduğu için bu eserler yazılı değil sözlü olarak akıllarda yer etmiştir.



 “Yine tuttu Gavur Dağı boranı

Hançer vurup acarladın yaramı

Sana derim Mıstık Paşa öreni

İçindeki bunca beyler nic'oldu


Çınar sana arka verip oturan

Pöhrenk ile sularını getiren

Yoksulların işlerini bitiren

Samur kürklü koca beyler nic'oldu”

                                             Dadaloğlu


Cumhuriyet Dönemi


Cumhuriyet Dönemi’nin iki büyük ana hedefi vardır. Birincisi çağdaş olabilmek ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşabilmek, ikincisi ise bir ulus devleti olabilmektir. Bu dönemdeki müzik kültürünün gelişmesinde de bu iki unsur büyük rol oynamıştır. Bu noktada Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ten bahsetmezsek de olmaz. Atatürk müziğe bir hayli değer veren ve bu sanat hakkında ince düşüncelere sahip olan bir liderdi. Atatürk’ün şu sözlerinden de bunu anlamak mümkündür:


“Hayatta müzik gerekli midir? Hayatta müzik gerekli değildir. Müzik ile ilgisi olmayan yaratıklar insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise, müzik ne olursa olsun vardır. Müziksiz hayat aslında var olamaz. Müzik, hayatın sevinci, ruhu, neşesi ve her şeyidir.”


Bu dönemde, dünyanın yavaş yavaş da globalleşiyor olması ve Türkiye Cumhuriyet’inin muasır medeniyetler seviyesine ulaşma arzusu Türk musikisinin Batı ile harmanlanmış bir versiyonunu ortaya çıkartmıştır. Batı müziğinin temeline dayanan Musiki Muallim Mektebi kurulmuştur. Burada orkestra çalışmaları yapılmış ve sanatçı yetiştirme hedefi güdülmüştür. Ayrıca müzik anlayışını daha da geliştirebilmek adına yurt dışına öğrenciler gönderilmiş ve onlardan Batı müziğini öğrenmeleri istenmiştir. 1934 yılına doğru yine müziği geliştirmek adına bir komisyon kurulmuş ve bu komisyona Milli Musiki ve Temsil Akademisi adı verilmiştir. Bu komisyonun amacı milli musikiyi ilerletmek ve yükseltmekti. Pek tabii bu komisyon kapsamında türlü türlü pozitif işler yapılmış ve Türk müziğine büyük katkılar sağlanmıştır. Yine 1940 civarlarında açılan Köy Enstitüleri de müzik eğitimi açısından hatrı sayılabilecek bir etkiye sahiptir.


Cumhuriyet zamanında Türk Halk Müziği bilimsel ve teorik olarak incelenmeye başlanmıştır. Bu müzikler belli bir çatı altında toplatılmak istenmiş ve buna yönelik çalışmalarda bulunulmuştur. İlk derleme çalışmaları 1925 yılında, İstanbul Belediye Konservatuarı tarafından başlatılmıştır. Günümüzde de hala yer yer devam eden derleme çalışmalarına TRT’de katılmış ve büyük bir arşiv oluşturulmuştur. Böylece bu eski eserler notaya dökülmüş ve gelecek kuşaklara aktarılmasının önü açılmıştır.


60’lar ve 70’lerde Türkiye’de artık müzik sağlam bir zemine oturtulmuş ve farklı türlerin de büyüyüp serpilebildiği bir atmosfere sahip olmuştur. Gerek Türk Sanat Müziği, gerek rock müzik, gerek pop, gerekse operalar…  Yine bu yıllarda çıkan bir rock müziğin janrı olan Anadolu Rock farklı müzik türlerinin Türkiye’de nasıl geliştiğinin büyük bir örneğidir. Yazımı Anadolu Rock’ın en büyük temsilcilerinden Cem Karaca’nın birkaç dizesiyle bitiriyorum:


Bugün sen çok gençsin yavrum,

Hayat ümit neşe dolu,

Mutlu günler vaad ediyor,

Sana yıllar ömür boyu,

Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni,

Doğarken ağladı insan bu son olsun bu son.”




KAYNAKÇA


Son Yazılar

Hepsini Gör
Türkü Hikayeleri: Ah Bir Ataş Ver

“ Uzun olur gemilerin direği, ah çatal olur efelerin yüreği…” Bundan 73 sene önce, Gelibolu’da yaşayan iki gencin aşkıyla başlıyor hikayemiz… Güzeller güzeli genç kız, yeni mezun olmuş bahriyeli sevgi

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page