top of page

Evimiz Neresi?

İnsanlığın ilk ne zaman doğduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ancak doğduğumuz yeri bulmak sandığımızdan daha kolay. Düşünülenin aksine homo sapiens bireyler aynı anda farklı bölgelerde evrimleşmeye başladılar. Fakat doğduğumuz coğrafyanın Afrika olduğunu söylerken çekinceye yer bırakmıyoruz. Doğum tarihimiz ise her geçen sene biraz değişiyor. 2017 senesinde Fas’taki Jebel İrhoud kazılarında bulunan fosillere göre homo sapiens yaklaşık 315.000 yıl yaşında. Hepimizin ortak annesi mitokondriyal Havva’nın yaklaşık 150.000 hepimizin ortak babası Y kromozomu Ademi’nin ise yaklaşık 200.000 yaşında olduğunu ve Afrika’da ikamet ettiklerini biliyoruz. Bu yolla doğduğumuz evi ve ailemizi tanımaya başlıyoruz. 


Tüm diğer akrabalarımız gibi bizler de göçebe canlılarız. Biz büyüdükçe dünya da değişiyor, iklimler farklılaşıyor, merakımız artıyor ve göç etmeye başlıyoruz. İlk başlarda doğduğumuz yerden pek uzaklaşmıyoruz. Afrika içindeki yayılışımız yaklaşık 130 bin ile 100 bin yıl öncesine dayanıyor.  Afrika sınırları içindeki turlarımızın ardından gözümüzü daha uzak diyarlara dikmeye başlıyoruz. Emekleme aşamalarımızı sonlandırıp yavaşça ayağa kalkıyoruz ve minik adımlar atmaya başlıyoruz. Afrika’dan çıkışımız bilim insanları tarafından iki grup altında inceleniyor : Bunlardan  ilki erken dönem göçler. Diğeri ise büyük göçler. Bundan yaklaşık 120 bin ila 90 bin yıl önce Kuzey Afrika üzerinden doğu akdenize doğru göçler yapmaya başlıyoruz. Bunun ardından yaklaşık 60 bin ila 70 bin yıl önce muhtemelen Kızıldeniz’in güneyini takip ederek Afrika’dan ayrılıyoruz. Bilim insanları yüksek ihtimalle atalarımızın büyük göç dalgasıyla Afrika’dan ayrılan insanlar olduğunu düşünüyorlar. Arabistan’ a varışımız yaklaşık 65 bin ila 55 bin yılı öncesinde yaşanıyor. Avrupa’ya gidişimiz ise yaklaşık 45 bin ila 40 bin yıl öncesine dayanıyor. Bu uzun ve meşakkatli yolculuğumuz sırasında kimi akrabalarımızla yollarımız ayrılıyor kimimiz yola devam etmemeyi seçiyor ve aramızdan bazı maceracılar ise on binlerce yıl sürecek yolumuzda ön sıralarda yürüyor. 


Bu zorlu yolculuğumuz bizi bilinmez diyarlara götürüyor. Fakat fark ediyoruz ki bu diyarları bilmeyenler bir tek bizmişiz. Gittiğimiz yerlerde akrabalarımız Neandertal ve Denisova insanlarını buluyoruz. Etkileşimlerimizden  geriye kalanları bugün hala gen havuzumuzda bulmak mümkün.

Biz dünyayı keşfe dururken doğa bazen bize iyi bir yol arkadaşı oluyor bazen ise Kerberos oluyor. Epey gürültülü olan magma tabakamız adeta yolculuğumuza tanıklık etmek ister gibi yanar dağlardan bize baş selamı veriyor. Sonrasında Afrika’nın sıcak havasından bunalan atalarımızı buzul çağlarının serinliği misafir ediyor. Tüm bu yol arkadaşlarımızla rotamız değişiyor bazen kısalıyor bazen uzuyor. Bu şekilde belki nüfusumuz azalıyor fakat aşamayacağımız suları yürüyerek geçebiliyoruz. 


Maceralarla dolu yolculuğumuzun sonunda her birimiz farklı yerlerde ikamet etmeye başlıyoruz. Göçebe ruhumuz yok olmuyor ancak artık belirli çevrelerde iklime dayalı göçler yapmaya başlıyoruz. Akrabalarımızla aramıza aşılamayacak dağlar, nehirler çöller giriyor bu doğal sınırlarla yabancılaşmaya başlıyoruz. Görünüşümüz başkalaşıyor kültürümüz başkalaşıyor. 


Modern insan Afrika’da yaşayan atalarından farklılaşmaya başlıyor. Doğa üstünde kurduğumuz hakimiyet artıyor. İlk başlarda iklim bizi zorlarken biz iklimi zorlamaya başlıyoruz. En büyük merakımız dünyayken bir gün en büyük merakımız insan oluyor. Basit bir canlıdan karmaşık insana dönüşüyoruz. Bu dönemde özellikle nehir kıyılarında ve ılıman iklim bölgelerinde topluluk halinde yaşamaya başlıyoruz ve “medeniyetler” oluşturuyoruz. 

İnsanın tanımı yüzyıllar içinde farklılaşsa da biz kendimizi hep farklı gördük. Acaba bizi farklı kılan şey kurduğumuz “medeniyetler” miydi? Günümüzde insan dendiğinde anladığımız tüm beceriler medeniyetler kuran atalarımızdan geliyor. Artık kimse avlanmıyor, ağaç tepelerinde yaşamıyor savaşçı atalarımızın becerilerini kullanmıyor fakat hepimiz okuyoruz, hukuk yapıyoruz kararlarımızı bilime dayalı olarak almaya başlıyoruz ,bizi toplumsal normlarımız yönlendiriyor bazen. Yani hepimiz Afrika’dan çıkmaya karar veren ilk atalarımızın tercihinin sonuçlarını yaşıyoruz. Kendimizi tarihlendirirken başlangıcı Afrika’dan almıyoruz ilk medeniyetlerden alıyoruz. Kendimizi onlara ait hissediyor atalarımızı onlar olarak görüyoruz. Onların felsefesini devam ettiriyoruz onların hayallerine inanmaya devam ediyoruz hatta onların cinsiyet rollerini devam ettirmekte ısrar ediyoruz.


Bu da yazarın aklına bir soru getiriyor. Her gün sorulan bir soru. Biz nereliyiz? Tarihimizi doğduğumuz yerden farklı bir yere dayandırırken birbirimizden çok farklı olduğumuzu iddia ederken, bazılarımızın diğerlerinden daha değerli olduğunu düşünürken biz nereliyiz? Kuzenlerimizden böylesine farklılaşmışken tekrardan kaynaşmaya başlamamız tekrardan ayırt edilemez derecede benzemeye başlamamız, aramızdaki doğal engellerin aşılmaya başlaması köklerimizi bize yeniden sorgulatmalı. Herkesin cevabı farklı olsa da yine de sormalıyız. Evimiz neresi, doğduğumuz yer mi yoksa medeniyetimizin doğduğu yer mi?

Son Yazılar

Hepsini Gör
Türkü Hikayeleri: Ah Bir Ataş Ver

“ Uzun olur gemilerin direği, ah çatal olur efelerin yüreği…” Bundan 73 sene önce, Gelibolu’da yaşayan iki gencin aşkıyla başlıyor hikayemiz… Güzeller güzeli genç kız, yeni mezun olmuş bahriyeli sevgi

 
 
 

Yorumlar


1_edited.png

alacadergi.com Ekrem Topuz tarafından tasarlanmıştır.

bottom of page