Anadolu'nun Can Suyu Cumhuriyet
- Mustafa Burak Erkan

- 2 Ağu
- 4 dakikada okunur
Ege’de Anadolu topraklarının kültür, medeniyet ve doğal mirasını gözlemlemek çok kolaydır. Adeta Cennet’in dünya üzerindeki tasviri. Aynı zamanda toprakları da çok bereketlidir, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi. Bu miras da Türk milletine bırakılmış en mühim miraslardandır.
Efes, Afrodisias, Hierapolis, Laodikeia, Didyma gibi birçok antik kentte daha öncesinde bu topraklarda yaşayan medeniyetlerin yapıtlarıdır. Bu yapıtlar ise yine Türk milletine Anadolu’dan büyük bir mirastır.
Bundan yaklaşık 12, 13 sene önceydi. Ailemle yaşadığım şehrin konumu sebebi ile Ege’yi gezip görmek ve ailecek tatil yapmak nispeten daha kolaydı. Bu vesile ile İzmir ilinin Selçuk ilçesinde bulunan ve gerçekten çok büyük bir alan üstüne kurulu olan Efes Antik Kenti’ne gitmiş idik. Özellikle Celsus Kütüphanesi’ni o güne kadar hep çok merak etmişimdir. Birçok kartpostalda, pulda, belgesellerde, kitap ve dergilerde görüyordum. Ancak hiç gitme fırsatım olmamıştı. O zamanlarda da çok merak etmişimdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Büyük Kurtarıcı’nın önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti topraklarında dünya tarihinin en önemli medeniyetlerinden izler vardı. Her ne kadar 1000 sene önce Anadolu’nun Türklerin yurdu olduğu kabul olmuşsa da biz Türklerin mirası 1000 yıldan da fazlaydı.
Efes Antik Kenti’nin tarihçesi ise kısaca; son yıllarda yapılan araştırma ve kazılarda Efes çevresindeki höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk Tepesi'nde Tunç Çağları ve Hititlere ait yerleşimler saptanmıştır. Hititler Döneminde kentin adı Apasas'tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender'in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuştur. Hellenistik ve Roma dönemlerinde en görkemli zamanlarını yaşayan Efes, Asya eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa sahipti. Efes, Bizans Dönemi tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk'taki Ayasuluk Tepesi'ne gelmiştir. Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu'nun eski ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes'te yer alır. Efes'teki Artemis Tapınağı dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir. Efes Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü Selçuk ilçesinin 3 km uzağında bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya'nın on iki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 16.yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamış, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış ve bugün 30.000 kişilik nüfusa sahip turistik bir yerdir. Antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Efes, İ.Ö. 4.bine dek giden tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli rol oynamıştır. Efes tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları geniş bir alana yayılır .
Böylesine önemli ve mühim bir alanı gezerken daha önce bahsettiğim merakım ve ilgimden dolayı da çok heyecanlıydım. Ancak yazın ortasında ve öğlen saati olması inanılmaz derecede bir zorluk çıkarmıştı. Bu zorluğu biraz daha somutlaştırmam gerekirse açık hava olmasına rağmen sanki bir tandır içindeydik. Binlerce yerli ve yabancı ziyaretçi vardı. Günün o saatinde ve sıcağın altındaki o kalabalık gözümün önünden gitmez. Biz ise ailecek şöyle bir hata yapmıştık. 4 kişiye 750 ml su. Ve pek de soğuk olmayan bir su. İlk başlarda bunun yaratacağı sıkıntıyı hiç fark etmemiştik. Ancak 20-30 dakika geçmişti ki sıcak ve nemden kaynaklı sıvı kaybı hissedildi ve su isteği gelmişti. Ancak kararlıydık, böyle bir fırsat elimize geçmiş zor şartlar altında antik kenti görecektik.
Herkes suyu paylaşmıştı. Annem ve babam fedakarlık yapmış ve kendi paylarının bir kısmını kardeşimle bana paylaştırmıştı. Tam bu hesaplamalarda bir su kıtlığı yaşanırken Celsus Kütüphanesi görünmeye başladı. Ve o anki heyecanımı günümüzde hissedince mevcut düşüncem şu oluyor; bereketli Anadolu topraklarının altındaki medeniyetlerin bu kalıntısı adeta bir fidan gibi yeşermiş ve asırlık bir çınar mahiyetine bürünmüş.
Anadolu’nun birçok yerinde bu değerler var. Göbeklitepe gibi tarih kitaplarına değişterecek yapıt olduğu gibi Çatalhöyük gibi tarihin mihenk taşı mevcuttur. Artemis Tapınağı, Sümela Manastırı gibi mimari simgeler ve harikalar bu topraklardadır. Mimari önemi ile aynı zamanda İstanbul Fethi’nin sembolü, Bizans için mühim bir mabed olan Ayasofya Camii’si bu topraklardadır. Türk milletine sadece binlerce yıldır bu topraklarda olan atalarımızın değil Anadolu topraklarından bir miras vardır.
Bu topraklardan emperyalistlerin kaçırdığı birçok tarihi eser de vardır. Bunlara örnek vermek gerekirse: Nereidler Anıtı, Halikarnas Mozolesi Parçaları, İhtiyar Sarhoş Silenus Heykeli ve şahsen beni çok yaralayan Bergama Tapınağı’nın Zeus Sunağı Batılı emperyalistlerin müzelerinde sergilenmektedir. Genç Cumhuriyet ise bu konuda da bir bağımsızlık adımı atmıştır. Anadolu’nun birçok yerinde kazılar yapılmış ve bunları kendi müzelerinde sergiletmek için büyük bir çaba göstermiştir. Tarihi eserlerin ait olmadıkları yerlere gitmesine izin vermemekte kararlı olmuştur. Anadolu topraklarında çıkan tarihi eserler Batılı emperyallere peşkeş çekilemezdi. Zaten yıllar boyu toprağın üstündekini sömürdükleri, aşağıladıkları, kanlarını döktükleri yetmezmiş gibi bir de toprağın altındaki medeniyete göz dikmişlerdir. İşte Cumhuriyet bu bilinç ile beraber adeta Anadolu’ya can suyu olmuştur. Türk milleti başına gelenleri kabullenmemeli ve tam bağımsızlık için çalışıp mücadele etmeliydi. Günümüzde bunun birçok tartışması dönüyor olsa da artık bunların bir hayal olduğu söylense de kaderimize boyun eğmemiz söylense de bir Türk genci olarak Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün bu mirasını sahipleniyor ve birçok dostumda, akranımda ve büyüğümde bu mücadeleyi görüyor, hissediyorum. Birinci Cihan Harbi’nde emperyaller Çanakkale Boğazına dayandıklarında İngiliz zırhlılarından biri de Yunan emperyalist kralı Agamemnon’dur. Savaşın sonunda ise Mondros Mütarekesi de bu gemide asla tesadüf olmayacak bir şekilde imzalanmıştır. Ancak unutulan şey Anadolu’daki bağımsızlıkçı Türk direnişi. Emperyaller bu topraklara bozguna uğradıktan sonra iddia edildiği üzere Büyük Kurtarıcı’nın şu sözleri bizlere kalan mirası özetler: Truva’nın intikamını aldık!
Celsus Kütüphanesi’nin altında gölgede serinlerken ihtiyatlı bir şekilde o içtiğim ıpılık suyun değerini bugün çok daha iyi anlıyorum. İçtiğim su o an için bana can suyu olmuştu. Gerçekten çok rahatlatmıştı. Ve bu rahatlık ile binlerce yıllık mirasımızı gezebilmiş ve hatıramda bugüne kadar saklayabilmiştim. Ancak bu mirası gezebilmemi sağlayan ise Cumhuriyet’ti. Bugünden bakınca görüyorum ki Cumhuriyet Anadolu’ya can suyu olmuştu. Toprağın altındaki o medeniyet Cumhuriyet ile beraber özgür ve bağımsız bir şekilde yeşeriyor. Cumhuriyet bu topraklara, medeniyetlere, doğaya, kültürlere ve Türk milletine can suyu olduğu için bile şunu demek boynumuzun borcudur: Yaşasın Cumhuriyet!
KAYNAKÇA
Alaca Dergi, 9. Sayı, Bozkırın Çocukları Türkler Truva’nın İntikamını Nasıl Aldı?, Ekrem Topuz.


Yorumlar