Tuval, Toprak ve Yasa: Osman Hamdi Bey’in Üç Cepheli Mücadelesi
19. yüzyılda Sanayi Devrimi sonrası Avrupa şehirleri; mekanik büyüme, hava ve gürültü kirliliği ile fabrikalaşan hayatın teknolojik buhranıyla yüzleşmeye başlamıştı. Hayatı griye boyayan bu düzen, Avrupalı sanatseverlerde kendinden farklı olanı bulma ve bulduğu bakir güzellikleri sanatlarına yansıtma konusunda bir arzu yarattı. Avrupalı ressamların kendinden farklı olana duyduğu arzuyu Edward Said; Batı'nın, kendi kimliğini modern, gelişmiş ve disiplinli tanımlayabilmek adına Doğu'yu onun zıttı olan "mistik, egzotik, bir Öteki" olarak inşa etme ihtiyacı şeklinde açıklar. Bu tanım ışığında 19. yüzyıl resim sanatına bakıldığında Batılı ressamların, Osmanlı coğrafyasını kendi kurguladıkları egzotik beklentileri doyuracak nitelikte masalsı ve gizemli bir dünya olarak resmettiklerini görüyoruz. Osmanlı’nın ve Doğu’nun tek tipleştirildiği, egzotik bir nesne gibi sergilendiği bu yanlı bakış açısına karşılık Osman Hamdi Bey, Osmanlı’yı ve Doğu’yu olduğu gibi resmetmiştir.
Osman Hamdi’yi Osman Hamdi yapan serüven, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nde üst düzey devlet adamları arasında resim sanatına karşı duyulan ilginin artması ile başlar. Osman Hamdi de Hukuk eğitimi için Paris’e gönderildiği sırada güzel sanatlara karşı büyük bir ilgi beslemiş ve Jean-Léon Gérôme ve Gustave Boulanger gibi tanınmış ressamlardan ders alma fırsatı bulmuştur. Bununla beraber kompozisyon ve figür anlayışı açısından Fransız Oryantalistlerinden öğrendiklerini kullanarak Türk sanatına katkılar sunmuştur. Osman Hamdi Bey’in ders aldığı önemli isimlerden Gérôme; Mısır, Kudüs ve Şam gibi Doğu ülkelerine seyahat etmiş, buralardan edindiği izlenimleri tuvaline yansıtan oryantalist bir anlayış benimsemiştir. Onun tasvirlerine bakıldığında Osmanlı ve Doğu toplumları; yaşanan devirden bağımsız, sanayileşmeden bütünüyle uzak ve adeta tarihin başka devrinin ürünü olarak resmettiği görülür. Osman Hamdi’nin tasvirlerinde ise figürlerinin Batı algısından son derece farklı; okuyan, düşünen, enstrüman çalan, entelektüel ve dinamik olduğu görülür. Gérôme, haremi ve Osmanlı kadınlarını teşhirci bir bakış açısıyla metalaştırmışken Osman Hamdi Bey, kadını objeleştirmek yerine geleneksel kıyafetleriyle, entelektüel uğraşları ve vakur duruşlarıyla resmetmiştir. Bu iki ismin mimariyi resmedişlerinde de kayda değer farklılıklar bulunur. Gérôme, tasvirlerinde Osmanlı camileri ve Topkapı Sarayı gibi Türk mimarisinin tanınan mekanlarını yansıtırken çeşitli Doğu ülkelerinden derlediği görsel kompozisyonları kolajı andıran bir biçimde birleştirip estetik bir illüzyon yaratma ümidiyle tarihsel doğruluğu gözden çıkarmıştır. Osman Hamdi Bey ise çinileri, hat levhaları ve her türlü ahşap eseri dönemin özelliklerine göre orijinal görüntüsüyle resmetmiştir. Bu sayede Osman Hamdi Bey’in resimlerinin tarihsel gerçekliği hakkında güven duyabiliyoruz. Osman Hamdi Bey tasvirlerinde duvarda bir hat yazısı görüyorsak bu okunabilir ve doğru biçimde yansıtılmış bir ayettir. Bursa Yeşil Camii’nin çinisini görüyorsak tasvirde kullanılan çini şüphesiz İznik/Bursa çinilerinin güzel bir örneğidir. Ahşap kündekari tasvirleri de aynı şekilde döneminin envanterlerinde rast gelebileceğimiz örneklerdir. Bu örnekler, Osman Hamdi Bey’in Batı dünyasına karşı doğu toplumlarının hayali yargılardan uzak ve gerçekçi sanat anlayışını gözler önüne sermektedir.
Osman Hamdi Bey’in Türk sanatına katkıları elbette bunlarla sınırlı değildir. 4 Eylül 1881’e gelindiğinde Osman Hamdi Bey’in Müze-i Hümayun Müdürlüğü’ne atanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda "eski eser" (âsâr-ı atîka) algısı yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Öncesinde Batılı sanatseverlerin ve diplomatların müdahalelerine karşı pasif bir yapı görünümündeki Müze-i Hümayun, Osman Hamdi Bey’in müdürlüğü ile birlikte, eserlerini Batılı standartlarda belgeleyebilme, sergileyebilme ve bilimsel tasnifleyebilme yeterliliğine sahip bir kuruma dönüşmüştür. Osman Hamdi Bey öncesinde Çinili Köşk’te sergilenen Müze-i Hümayun koleksiyonu, hızla disipline edilerek çağdaş müzeciliğe uygun düzenlemelere başlanmıştır. Müzeciliğin, eserleri bir çatı altına toplamaktan çok daha fazlası olduğu kabul edilerek bu hassasiyetle koleksiyonların kapsamlı envanteri çıkarılmış, eserler dönemlerine ve kökenlerine göre bilimsel kategorilere ayrılmıştır. Aynı zamanda müzenin ilk Fransızca kataloğunu yayımlayarak Müze-i Hümayun Batı'daki emsalleriyle eşit bir nitelik kazanmıştır. Bu dönemde Batının "Doğu coğrafyası kendi tarihine sahip çıkamaz" şeklinde özetlenebilecek sömürgeci anlayışına karşı, müzecilik alanında yaşanan gelişmeler adeta devrim niteliğindedir.
Yaşanan tüm bu gelişmeler bazı büyük soruları da beraberinde getirmiştir: Bu devasa arkeolojik mirası kim belgeleyecek, kim restore edecek ve en önemlisi, bu estetik birikimden beslenerek kendi çağdaş sanatını üretecek yerli nesil nasıl yetişecekti?
O güne kadar bu alanda çalışan nitelikli arkeologların, restoratörlerin ve ressamların çok büyük çoğunluğu Batı’dan gelen isimler olduğundan müzecilik hamlesinin kök salamayacağını düşünen Osman Hamdi Bey büyük bir adım daha attı. Bu adımın adı Sanayi-i Nefise Mektebi idi. Sanayi-i Nefise Mektebi, Osmanlı İmparatorluğu’nda sanatı ve sanata dair unsurları kurumsallaştıran; resim, heykel, mimarlığı akademik bir çerçeve içine alıp metodoloji merkezli eğitim sağlayan ilk modern güzel sanatlar akademisidir. Bu okul günümüzde hala güzel sanatlar alanında Türkiye’nin göz bebeği olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesidir.
Türk sanatı ve müzeciliği için atılan bu önemli adımların hukuki olarak da beslenmesi gerekiyordu. Bu konuda, geçmiş Âsâr-ı Atîka Nizamnameleri de göz önüne alınarak çeşitli düzenlemeler yapılmıştır.
1884 Nizamnamesi eski eser kaçakçılığının önlenmesine amacıyla Osman Hamdi Bey tarafından hazırlanmıştır. Temelde kendinden önceki 1874 Nizamnamesinin en önemli hususlarını da bünyesinde bulunduran bu nizamname, eski eserlerin korunmasına yönelik devletçi temelleri güçlendirmeyi amaç edinmiştir. Bu nizamname özellikle kazılarda ele geçirilen eserlerin yurt dışına çıkışının yasaklanması konusunda gösterilen hassasiyetin hukuki bir yansımasıdır. Böylece Batı’nın, Anadolu topraklarını açık ve korunmasız bir arkeolojik alan olarak görüyor olmasına karşı hukuki olarak elimiz güçlenmiştir. Bu nizamnamelerin sağladığı imkanlarla birlikte de Osmanlı kurumsal kimliğiyle ilk bilimsel saha çalışmalarını başlattı. 1883 Nemrut Dağı araştırması Osman Hamdi’nin ekibiyle doğrudan sahaya inmesi ve bilimsel inceleme yürütülen ilk saha araştırmasını yapması bakımından kıymetlidir. 1887 yılında yapılan Sayda (Sidon) kazısı ise Osmanlı’nın ilk kez arkeolojik bir kazıyı kendi ekibi ve kendi imkanlarıyla başlatıp klasik arkeoloji için son derece önemli lahitleri bilimsel metodoloji kullanarak çıkartmayı başardığı önemli bir kazı deneyimidir. Sayda kazısında yeraltı hipojelerinden çıkartılan 18 adet anıtsal lahit arasında İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdi gibi buluntular arkeoloji dünyası için son derece önemliydi. Osman Hamdi bu kazıda stratigrafik tekniklere uygun çalışılarak sistemli bir kazı ortaya koymuş ve dönemin ileri teknolojilerini kullanarak gerekli fotoğraflama ve çizimlerle profesyonel bir belgeleme yapmıştır. Bu değerli keşfin ardından Batı bilim dünyasının bu kazıdan daha çok haberdar olması için kazı sonuçları Fransızca yazılarak bu alanda ilk bilimsel raporlar da yayımlanmış oldu.
Sonuç olarak, Osman Hamdi Bey’i önemli kılan; Türk kültür, sanat ve bilim tarihi için elini taşın altına ilk koyan aydınlardan olmasıdır. Türk müzeciliğinde kendisinden önce de Türk müdürler bulunmasına rağmen müzeyi kurumsallaştıran en önemli isim olarak onun adını hatırlıyoruz. İlk Müze Binası olarak kabul ettiğimiz 1891'de açılan ve bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi olarak bildiğimiz Müze-i Hümayun ana binası, Osmanlı'da müze olarak tasarlanıp inşa edilen ilk yapıdır ve bu yapı da Osman Hamdi Bey sayesinde inşa edilmiştir.. Sanayi-i Nefise Mektebinin kuruluşu ve Anadolu toprakları içindeki tüm kültür varlıklarımıza gerekli değeri verilmesine dair ilk büyük adımlarda şüphesiz onun imzası vardır.. Sömürgeci arkeolojiye karşı durup Osmanlı toprakları altındaki tüm değerlerin devlet eliyle korunmasında da onun imzası vardır. Osman Hamdi; Batılı oryantalistlerin resimlerindeki uyuklayan Osmanlı figürlerine karşı okuyan, araştıran ve üretenlerin vakur duruşudur.
KAYNAKÇA:
Bahrami, Z., Çelik, Z. & Eldem, E. 2011. Geçmişe Hücum Osmanlı İmparatorluğu'nda Arkeolojinin Öyküsü 1753-1914. SALT Garanti Kültür A.Ş.
Cezar, M. 1971. Sanatta Batıya Açılış ve Osman Hamdi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Çelik, Z. 2016. Asar-ı Atika: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Siyaseti. Koç Üniversitesi Yayınları.
Demir, S. 2018. Osman Hamdi Bey ve Oryantalist Yaklaşım. Sanat Tarihi Yayınları.
Eldem, E. 2004. Osman Hamdi Bey: Batı’nın Gözünde Doğu. Yapı Kredi Yayınları.
Gerçek, F. 1999. Türk Müzeciliği. Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Said, E. W. 1999. Oryantalizm. Pınar Yayınları.
Shaw, W. M. K. 2004. Osmanlı Müzeciliği. İletişim Yayınları.
Yaraş, A. 1995. Anadolu’daki İlk Koleksiyonculuk ve Müzecilik Faaliyetleri. II. Müzecilik Semineri Bildirileri 19-23 Eylül 1994. Askeri Müze Yayınevi.


Yorumlar