Dışa Bağımlılıktan Öz Yeterliliğe: Türkiye'nin İlk Şeker Fabrikaları
1920’li yılların başında Türkiye’nin çözmesi gereken en acil ekonomik sorunlardan biri şeker ithalatıydı. Ülkede tek bir üretim tesisi dahi olmadığı için şeker yüksek fiyatlarla yurt dışından alınıyor; kıtlık zamanlarında halk çayını kuru üzüm, dut veya pekmezle tatlandırıyordu. Genç Cumhuriyet, bu ağır döviz kaybını durdurmak ve kendi kendine yetebilmek için fabrikalaşma hamlesini tam da bu noktadan, şeker üretiminden başlattı.
O yıllarda şeker, Türkiye’nin dışarıdan satın aldığı en maliyetli temel tüketim maddelerinden biriydi. Osmanlı döneminde sanayileşme adımları sınırlı kaldığı için ülkede tek bir modern şeker fabrikası dahi açılamamıştı. Tüketilen şekerin neredeyse tamamı Çekoslovakya, Avusturya, Rusya ve Hollanda gibi ülkelerden altın ve döviz ödenerek ithal ediliyordu. Savaş ve yokluk yıllarında bu ticaret bütünüyle aksadığında şekerin fiyatı karaborsada değerinin çok üzerinde fiyatlara satıldı. Şeker, mutfaktaki sıradan bir tatlandırıcı olmanın çok ötesinde, her yıl hazineden yüklü miktarda dövizin yurt dışına akmasına yol açan ağır bir dışa bağımlılık meselesiydi. Dolayısıyla ülkede modern şeker fabrikaları kurmak yalnızca bir gıda maddesi üretmek değil; dışa bağımlılığı azaltmak ve döviz kaybını önlemek anlamına da geliyordu.
Cumhuriyet’in şeker üretimini teşvik etmeye yönelik yasal adımları, 5 Nisan 1925 tarihinde yürürlüğe giren 601 Sayılı Şeker Fabrikalarına Bahşolunan İmtiyaz ve Muafiyet Kanunu ile somut bir çerçeveye kavuştu. Bu yasa; girişimcilere vergi muafiyetleri, gümrüksüz makine ithalatı ve lojistik kolaylıklar tanıyarak Türkiye’nin ilk şeker fabrikaları için fiilen harekete geçilmesini sağladı. 1926 yılı bu sürecin ana dönüm noktası oldu. Sürecin ilk ayağı Ege’de, Uşaklı Molla Ömeroğlu Nuri Şeker’in önderliğinde filizlendi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bahçesindeki pancardan şıra elde etmeyi başaran Nuri Şeker; köylüleri, esnafı ve yerel tüccarları ikna ederek hisse topladı ve Türkiye’nin ilk çok ortaklı halk girişimlerinden biri olan Uşak Terakki Ziraat Türk Anonim Şirketi’ni kurdu. Fabrikanın temeli 6 Kasım 1925’te atıldı. Makineler Çekoslovak Śkoda firmasından temin edildi; İzmir Limanı’ndan trenle getirilen ağır buhar kazanları, demir yolunun bittiği noktada çamura saplanan kamyonların yerine çevre köylerden gelen yüzlerce köylünün kağnıları ve öküzleriyle şantiyeye taşındı. Fabrikanın hissedarı olan halk, tesisin inşaat yükünü bizzat omuzladı. Uşak Şeker Fabrikası, dönemin ekonomik zorluklarına ve teknik aksaklıklara rağmen montajını tamamlayarak 17 Aralık 1926’da üretime geçti.
Uşak’ta bu halk dayanışması sürerken Trakya’da da devlet desteğiyle ikinci bir hamle başlatıldı. Kırklareli’nin Babaeski ilçesine bağlı Alpullu kasabasında İş Bankası, Ziraat Bankası ve Trakya köylüsünün ortaklığıyla bir şirket kuruldu. Alpullu’nun temeli Uşak’tan sonra, 22 Aralık 1925’te atıldı. Ancak Alpullu çok stratejik bir konuma sahipti; hem Ergene Nehri’nin bol su kaynağı kıyısındaydı hem de Sirkeci-Avrupa demiryolu hattı doğrudan fabrika arazisinin içinden geçiyordu. Bu lojistik imkan sayesinde makineler doğrudan vagonlardan indirildi ve fabrika 11 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. 26 Kasım 1926’da Alpullu’da üretime geçildi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi topraklarında elde ettiği ilk yerli toz şeker çuvallara dolduruldu. Bu sembolik çuval süslenerek trenle Ankara’ya, Meclis kürsüsüne gönderildiğinde büyük bir milli gurur yaşandı. Alpullu ve Uşak ile başlayan bu ilk adımlar, Türkiye’de endüstriyel boyutta şeker üretiminin fiilen mümkün olduğunu kanıtladı.
1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın yarattığı küresel kriz, halkın alım gücünü düşürerek şeker tüketiminin gerilemesine yol açtı. Fabrikaların ham madde, teknoloji ve sermaye darboğazını aşmak amacıyla devlet, sanayide planlı ve düzenleyici adımları hızlandırdı. Bu doğrultuda üçüncü fabrika olarak 1 Şubat 1933’te temeli atılan Eskişehir Şeker Fabrikası, İş Bankası, Ziraat Bankası ve Sanayi ve Maadin Bankası ortaklığıyla kuruldu ve 5 Aralık 1933’te faaliyete geçti. Dördüncü tesis ise Tokat’ta yine aynı Alman firmasının kurulumu ve yerli sermaye ortaklığıyla hayata geçilerek 19 Ekim 1934 tarihinde Turhal Şeker Fabrikası adıyla üretime başladı. Dört fabrikanın açılmasına rağmen 1929 Krizinin yarattığı pazar darlığı ve şirketlerin borç yükü üzerine Ekonomi Bakanlığı, 1934 yılında Uluslararası Şeker İstatistik Birliği Şefi Avusturyalı Dr. Gustav Mikusch’u Türkiye’ye davet ederek kapsamlı bir inceleme yaptırdı. Hazırlanan rapor ve kurulan Şeker Rasyonalizasyon Komitesi’nin teklifi doğrultusunda; fabrikaların dağınık yapısını çözmek, tek fiyat politikası uygulamak ve maliyetleri düşürmek amacıyla Bakanlar Kurulu kararıyla 8 Haziran 1935’te Türkiye Şeker Fabrikaları TAŞ kuruldu. Sümerbank, Türkiye İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın eşit paylarıyla oluşturulan bu çatı şirket, dağınık fabrikaları entegre ve rasyonel bir kamu teşebbüsüne dönüştürdü. Şirket, üretimin yetersiz kaldığı dönemlerde ihtiyaç duyulan şekeri ithal ederken, döviz kaybını önlemek adına Hollanda ve Çekoslovakya gibi ülkelere fabrikalardan elde edilen melasları takas yoluyla ihraç ederek ödeme yaptı.
Fabrikaların kurulması, tarım ile sanayi arasında o döneme kadar görülmemiş bir bağ oluşturdu. Bu fabrikaların bacasının tütmesi, her gün tonlarca taze şeker pancarının işlenmesine bağlıydı. Oysa o güne kadar Türk köylüsü şeker pancarı tarımını bilmiyor, geleneksel yöntemlerle yalnızca buğday ve arpa ekiyordu. Fabrikalarda görevli ziraat mühendisleri köyleri ziyaret ederek tohumun nasıl ekileceğini, tarlanın nasıl sulanacağını ve sürüleceğini anlattı. Çiftçiye tohum ve gübre avansının yanı sıra Türkiye’de ilk kez sözleşmeli tarım ve alım garantisi uygulandı. Köylü, tarlasından kaldırdığı pancarı fabrikanın kantarına teslim ettiği an parasını nakit alacağını bildiği için güvenle üretime girdi. Pancar tarımı, toprağı dinlendirmek adına çiftçiye nöbetleşe ekim disiplini kazandırdı. Ayrıca pancarın şekeri alındıktan sonra arta kalan posa (küspe) ve melas, hayvanlar için zengin bir besin kaynağı oldu. Fabrikalar bu küspeyi üreticiye bedelsiz ya da çok düşük bedellerle dağıtarak kuruldukları bölgelerde modern büyükbaş hayvancılığın hızla gelişmesini sağladı.
Bu fabrikaları dönemin klasik sanayi işletmelerinden ayıran en önemli özellik, fabrikaların yalnızca üretim merkezleri olarak değil, çalışanların barınma ve sosyal ihtiyaçlarının da karşılandığı küçük yerleşim alanları olarak planlanmasıydı. Mühendisler, memurlar ve işçiler için bahçeli, kaloriferli lojmanlar inşa edildi; Türkiye’nin birçok yerinde elektrik ve düzenli akar su yokken fabrika mahallelerinde modern altyapı kuruldu. Bu kampüslerde sınıfsal mesafeler yumuşatıldı; mühendis ile işçi aynı revirde muayene oldu. Yerleşim alanlarının içine sinema ve tiyatro salonları, kütüphaneler ve lokaller yerleştirildi. Büyük şehirlerden turneye çıkan tiyatro kumpanyaları bu salonlarda oyunlar sergiledi, hafta sonları işçilere ve kasaba halkına filmler gösterildi. Lokallerde düzenlenen toplantılar ve etkinlikler, kadın ve erkeğin sosyal hayatta yan yana yer almasını olağanlaştırdı. Spor ve kamu sağlığı da bu sosyal alanların ayrılmaz parçasıydı. Alpullu Şekerspor gibi kulüpler kurularak futbol, voleybol sahaları ve tenis kortları Anadolu taşrasına taşındı. Fabrika arazilerinde çalışan revirler ve küçük hastaneler yalnızca çalışanlara değil, çevre köylerdeki hastalara da hizmet verdi. Kadın çalışanların çocukları için kreşler açıldı. 20 Aralık 1930’da Alpullu’yu ziyaret eden Mustafa Kemal Atatürk, fabrikanın üretim hatlarını ve işçi lojmanlarını gezdikten sonra şeref defterine memleketin her uygun bölgesinde bu fabrikaların çoğaltılmasının hayati bir hedef olduğunu not etti. Atatürk’ün konakladığı ahşap köşk, fabrikanın bu insani ve sosyal yüzünün simgesi olarak yerleşim içinde varlığını sürdürdü. Yerli üretiminin artması, toplumun gündelik yaşamına ve mutfak kültürüne de doğrudan yansıdı. Şeker artık yalnızca varlıklı hanelerde bulunan pahalı bir lüks olmaktan çıkıp geniş kitlelerin ulaşabildiği temel bir gıdaya dönüştü. Ramazan Bayramı’nın halk arasında “Şeker Bayramı” olarak yaygınlaşmasında ve bayram ziyaretlerinde misafirlere lokum, şekerleme ikram etme geleneğinin yerleşmesinde bu üretim bolluğunun belirleyici bir payı oldu. Evlerde meyvelerin şekerle kaynatılıp reçel ve komposto yapılarak kışa saklanması kolaylaştı, tatlı kültürü canlandı.
Tüm bu süreç bir bütün olarak değerlendirildiğinde, erken Cumhuriyet döneminde kurulan şeker fabrikalarının salt birer sanayi tesisi olmadığı açıkça görülmektedir. Alpullu ve Uşak ile başlayıp Eskişehir ve Turhal ile kurumsallaşan bu girişim; sanayiyi İstanbul dışına taşıyarak Anadolu taşrasını hak ettiği muasır medeniyet seviyesine ulaştırma yolunda öncü bir yol üstlendi. Bir çuval yerli şekerin ardında; çiftçinin tarladaki emeği, işçinin alın teri, demir yolunun lojistik gücü ve genç bir ülkenin kendi ayakları üzerinde durma kararlılığı vardı. Şeker fabrikaları, tarım ile sanayinin el ele vererek bir ülkeyi nasıl dönüştürebileceğini gösteren Cumhuriyet tarihinin en somut kalkınma anıtları olarak hafızalardaki yerini korumaktadır.
KAYNAKÇA
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. (t.y.). Alpullu Şeker Fabrikası. Atatürk Ansiklopedisi.
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu. (t.y.). Uşak Şeker Fabrikası. Atatürk Ansiklopedisi.
Mehmet Karayaman (2012). "Atatürk Döneminde Şeker Sanayi ve İzlenen Politikalar", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 28, Sayı: 82, ss. 53-96.
Prof. Dr. Oktay Güvemli & Doç. Dr. Mehmet Karayaman (2017). "Uşak Şeker Fabrikasının Kuruluşu ve Gelişmesi", Muhasebe ve Finans Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı: 13, ss. 6-50.
Yurtoğlu, N. (2024). Atatürk Döneminde Türkiye'de Şeker Politikası ve Ülke Ekonomisine Etkileri (1923-1938). Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 24(48), 205-246.


Yorumlar